Uzunca bir süredir, Kürt sorunu güncel politik tartışmaların en önemli konularından birini oluşturuyor. Generaller ve politikacılar, yüzlerce gazeteci, yazar ve yorumcu; "yüksek yargı" yöneticileri, yargıçlar ve çok sayıda üniversitenin üst yönetimleri, sorun üzerine konuşuyor, açıklama yapıyor; çoğu kez de suçluyor ve tehdit savuruyorlar. Şoven Türk milliyetçiliğini, güncel-dönemsel gelişmeleri kullanarak yeniden canlandırmaya koyulan bütün bu kişilerle kurum sözcüleri; arada, "Kürt sorunu"ndan söz etmelerine karşın, Kürt ulus sorunu olarak bir Kürt sorununun aslında olmadığını ve "bölücü terör"ün de bölgenin sosyal-ekonomik sorunlarını istismar eden bir dış kışkırtmayla Türkiye'nin başına musallat edildiğini tekrarlayıp duruyorlar.
Bu tartışmayı egemen sınıf adına sürdürenler ve ileri sürdükleri iddialar yönünden, ortada temel önemde bir çelişki var; ve soru da şudur: bir yandan Kürt sorunu diye bir sorunun olmadığı üzerine geleneksel "ve resmi" politika ve propagandanın sürdürülmesi, öte yandan Kürtlerin durumu üzerine tartışmaların, "bir çözüm bulma" iddiasıyla ve giderek yoğunluk kazanacak biçimde devam etmesi nasıl mümkün olabilmektedir? "Olmadığı üzerine, egemen sınıfların çok çeşitli temsilcilerinin sürekli açıklamalar yaptıkları bir sorun; nasıl oluyor da ülke siyasal gündeminde, güncel en önemli toplumsal sorun olmakla kalmayıp on yıllara yayılan bir zamanda, üzerine en çok konuşulan sorunlardan biri olabiliyor? "Olmadığı" üzerine "resmi" devlet söyleminin, hararetli Türk milliyetçisi çağrılar eşliğinde sürdürüldüğü bir sorun, nasıl oluyor da on milyonlarca insanın yaşamını etkiliyor ve toplumsal bir harekete dönüşüp çatışmalara neden olabiliyor?
Bu "neden" ve "nasıl"ların cevabı sorunun kendi içinde olmakla birlikte, cevap için, sorunu bazı boyutlarıyla, ancak daha detaylı irdelemek gerekiyor. Kürt sorunu üzerine bu bitmeyen" ve "aktüel tartışma"yı zorunlu hale getiren en önemli etken Kürtlerin özgürlük isteminin artık baskıyla engellenemeyecek bir düzeyde kendini dayatmasıdır. Kürt ulusunun ayrı bir ulus olarak var oluşu ve haklarının tanınmasını istemesi; ancak bu varoluş ve istemin reddedilerek baskı ve zorla karşılanması; ve buna karşı Kürtlerin ulusal özgürlük için mücadeleyi sürdürmeleri, bu tartışmayı; bir çözüm arayışını da ifade etmek üzere zorunlu kılmaktadır.
Kürtler ayrıca, Türk politikacılarının demagojik söylemiyle sınırın hemen öte yanında" bir "Kürt federe devleti oluşumu da gerçekleştirmişlerdir. Türk devleti ve hükümeti, bu temel etken ve soruna emperyalist müdahalenin yoğunluk kazanmış olması nedeniyle iç ve dış; çok yanlı baskı altındadır. Bu nedenle, "Kürt sorunu yoktur", ya da "yok denirse yok olur" söylemi daha fazla sürdürülememiş ve egemen sınıflar cephesindeki iç gerginlikleri de "tetikleyen" Kürt sorunu tartışması gündemin en önemli "maddeleri" arasına girmiştir.
Aktüel tartışma ya da ulusal inkârda ısrar
Kürt sorunu üzerine bugünkü "aktüel tartışma"nın yoğunlaşmaya başladığı dönemi 90'lı yılların başına kadar geriye çekmek mümkündür. '90'lı yılların başında Kürt özgürlük mücadelesinin kitlesel boyut kazanması, Türk burjuvazisinin çeşitli kesimleri içinde, sorunun Türkiye gericiliğinin çıkarlarına uygun düşecek biçimde "çözümü"ne ilişkin tartışmaları gündeme getirdi. Kürt halkı özgürlük ve eşit ulusal haklar istemiyle inkâr ve asimilasyon politikasına yeni darbeler vururken, sorun da "baskıya ve resmi inkâra karşın", toplumun çok çeşitli kesimleri içinde daha yoğun biçimde tartışılır hale geldi. TÜSİAD gibi sermaye örgütlerinin sözcüleri ve bazı parti yöneticileri Kürt gerçeğini inkâr etmenin artık olanaksız hale geldiğini; sisteme zarar vermeyecek şekilde dil ve kültür alanında "açılım yapmak gerektiği"ni dile getirmeye başladılar. Demirel, "Kürt realitesi" üzerine açıklamasını bu gelişmelerin baskısı altında yaptı. Egemen sınıf partileri, Kürt sorununu, Türk milliyetinden kitlelerle,"bir ölçüde de Kürtlerle" ilişkilerde ve birbirleriyle güç çekişmesinde bir araç olarak kullanmaya daha fazla yöneldiler. Kürt sorunu uluslararası bir sorun durumuna daha fazla gelmişti ve Türkiye'nin uluslararası ilişkilerinde rol oynayan en önemli unsur ve etkenlerden birini oluşturuyordu. Avrupalı devlet ve hükümetlerin "Kopenhag Kriterleri" kapsamında gündeme getirdikleri "değişiklik" baskısı, Kürt hareketinin mücadele içinde kitlesel boyut kazandığı bu döneme denk geldi. Avrupalı emperyalistler kendi demokratik muhalefetlerinin, ülkelerindeki emekçi hareketinin baskısı altındaydılar ve Türkiye gericiliğiyle ilişkilerinde, sorundan çıkarları doğrultusunda yararlanmak istiyorlardı. ABD'nin ve AB ülkelerinin Türkiye ve bölge ülkeleriyle ilişkileri yeni özellikler kazanmış, ABD, Irak'ı kuşatmasıyla birlikte bölgeye daha etkin tarzda müdahale olanağı bulmuştu. Irak2a ilk müdahale ve Körfez Savaşı sonrasında Irak Kürtleriyle geliştirdiği ilişkiler ve Kürt sorununu kendi çıkarları için kullanma politikası, Türkiye gericiliğiyle "stratejik müttefik" ilişkisine karşın, Türkiye egemen sınıfları üzerinde baskılayıcı rol oynuyor; AB'nin Almanya-Fransa gibi başlıca büyük devletleriyle rekabetinin sonuçları Türkiye politikasına da yansıyordu. Bölgedeki ve Türkiye'deki gelişmelerin, Kürt ulusunu inkârı ve baskıyla sindirmeyi esas alan devlet politikasında değişimi zorlaması, açmazı derinleştiriyor, sermaye kesimleri ve temsilcileri içinde de çatlaklara ve "çatlak seslerin çıkışı"na yol açıyordu. Bir değişim zorunluydu ve bunun sınırlarının ne olacağı, gerici "saflaşma"nın odağındaki en önemli sorunlardan birini oluşturuyordu.
İç ve dış baskıyı göğüslemek üzere ve ısrarla sürdürülen inkârcı resmi görüşle çelişmesine karşın, Kürtlerin �dillerini geliştirme, radyo ve TV�de sınırlı Kürtçe yayın yapma� yönündeki yasal değişiklikler, bu değişim ihtiyacına karşılık olmak üzere, gündeme geldi. 2000�li yıllarda, �Türkiye�de, �bir etnik alt grup olarak� Kürtlerin de yaşadıkları, kendilerine has kültürleri ve dilleri olduğu� yönündeki bir tür mecburi kabul, bu gelişmelerin baskısı altında söz konusu oldu.
Cumhuriyet tarihi boyunca devletin Kürt politikasında belirleyici rol oynayan generaller, �Kamusal alana kaymamak koşuluyla mahalli ve kültürel özelliklerin geliştirilmesine yönelik düzenlemeler yapılabileceği�ne hükmettiler. "Devletin gizli anayasası" olarak tanımlanan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi�nde yapılan değişikliğe (2001) göre, �Türk ulusundan olan bu �etnik alt kimlik�, kamusal alan dışında� kültürel özelliklerini geliştirebilirdi!
Böylece, Kürtlerin, �farklı kültür ve dilleri olan bir alt etnik kimlik� olarak görülmesine kapı aralanıyordu. Büyük sermayenin en önemli örgütlerinden olan TUSİAD, egemen sınıf cephesinden gelişmeleri yönlendirmek üzere, �Kamuoyu�na �Kürt Raporu� olarak yansıyan bir rapor hazırlattı. TUSİAD yönetimi, �Güneydoğu sorunu ya da Kürt sorunu� olarak ifade ettiği sorunun, �ayrılıkçı terör�ün tecrit edilmesi sağlanarak ve �anayasa çerçevesinde herkesin eğitim ve iyi muameleye hakkı� olduğu dikkate alınarak �bireysel hak ve özgürlükler bağlamındaki sorunlar�ın çözülmesiyle ve �Türkiye�nin bütünlüğü çerçevesinde� çözülebileceğini ileri sürmekteydi. Soruna, �işadamı gibi fayda-maliyet analizi� yaparak yaklaşan TUSİAD yöneticileri, �Ayrılıkçı terörün büyük ölçüde zayıflatıldığı bir ortamda, Kürtçe okul ve televizyonun serbest bırakılması�nın büyük yararlar sağlayacağını ve �maliyet�inin de �korkulacak kadar� olmayacağını belirtmekteydiler.
Kürtlerin ulusal varlığının ve özgürlük taleplerinin reddini esas almalarına ve �tek ulus, tek dil� anlayışında ısrarlı olmalarına rağmen, Türkiye gericiliği; sermaye ve devlet güçlerinin Kürt sorununa yaklaşımları bakımından başlıca iki eğilim görülüyordu: bunlardan birincisini, Kürtlerin ulusal varlığı ve ulusal hak ve taleplerinin reddine dayanan 82 yıllık devlet politikasının sürdürülmesinde ısrar oluşturuyordu. MHP, CHP yöneticileriyle Y. Büyükanıt�ın sözcülüğünü yaptığı generallerin tutumu bu yöndeydi. Bu tutumda ısrarlı olanlar, �Kürtçe adı verilen bir şive ile konuşan Kürt vatandaşlar�ın varlığının, Türkiye�de bir Kürt sorunu olduğuna gerekçe oluşturmadığını; �Türkiye�nin bir Kürt sorunu değil �bölgenin ekonomik geri kalmışlığından güç alan� bir terör sorunu� olduğunu; ve bunun da terörün ezilmesi ve ekonomik sosyal tedbirlerle çözüleceğini ileri sürmekteydiler. İkinci tutum ya da eğilim sahipleri ise, birincisinden özü itibariyle ayrışmamakla birlikte, koşullardaki değişmelerden hareketle, dil ve kültür alanında �serbest kullanım�ın sınırlarının biraz daha açılarak, Kürt mücadelesinin kontrolü ve yedeklenmesini daha yararlı görüyorlardı. Dar gruplardan ibaret liberal burjuva aydın çevreleri bir yana bırakıldığında, bu ikinci kesimin esas temsilciliğini AKP yapıyordu ve sorunu istismar ve ABD politikalarına eklemlenme çerçevesinde ele alıyordu.
58. Hükümet�in başbakanı Erdoğan�ın �Kürt sorunu vardır, hepimizin sorunudur ve demokrasi içinde çözülecektir� yönündeki açıklaması bütün bu gelişmelere bağlı olarak ve bu gelişmelerin baskısı altında gündeme geldi.
Erdoğan, Diyarbakır�da, Kürtlerle ilişkilerde �geçmişteki hatalar�dan söz ederek, �Kürt sorunu var ve hepimizin sorunudur. (...) Bu sorunu demokrasi içinde çözeceğiz� açıklamasını yaptı ve Türkiye gericiliği ve sermaye cephesi, bir iç bölünmenin açığa vurulmasından da kaçınamayarak, �Kürt sorunu vardır�-�yoktur� tartışmasına girişti. AKP Genel Başkanı ve Başbakan olarak T. Erdoğan�ın, hükümeti kurduğu ilk günlerden başlayarak, �Kürt sorunu yok denirse yok olur� söylemi, hükümetin, �kültürel haklar�, �anadilde eğitim hakkı� vb talepleri resmi inkâr ve asimilasyon politikasıyla �özü itibarıyla� çelişmeyecek biçimde ve �Kopenhag Kriterleri�yle �uyumlu� geçiştirme tutumu; AKP ve hükümetinin, ABD�nin Irak�ı işgal politikasını desteklerken, Kürtlerin siyasal statülerinin Irak�taki değişmesini, Türk genelkurmayının tabiriyle �savaş nedeni sayılacak� gelişme olarak ilan etmesi ve sonra bundan geri adım atması; ABD�ye �itiraz�ı �PKK�nin Kandil Dağı�ndan temizlenmesi�ne; Barzani ve Talabani ile ilişkileri �PKK�lilerin yakalanarak teslim edilmesi� çizgisine çekmesi; Y. Zelanda�da yeniden �Kürt sorunu yoktur� söylemine dönmesi; �alt-üst kimlik� tartışması vb, bütün bunlar Kürt sorunundaki çözümsüzlük ve açmazın ve bundan çıkış arayışının birbiriyle çelişik gibi görünen sonuçları olarak ortaya çıktılar. Kürt sorununun varlığını reddeden ve bir süre öncesine kadar, sorunun sanal olduğunu ileri süren Tayyip Erdoğan�ın, aradan uzun bir zaman geçmeden, bu kez, �Türkiye�de bir Kürt sorunu bulunduğu�ndan söz etmesi ve hemen ardından da �tek millet, tek devlet, tek bayrak� vurgusuyla bu sözlerini �yutması�nın �sırrı�, AKP�nin Amerikancı politikalarında; Kürt sorununun büyük sermayenin çıkarlarına uygun bir çözümü zorunluluğunun görülmesi ve gözetilmesinde, Kürtleri yedekleme çabalarında ve egemen sınıf güçleri arasındaki �iktidar çekişmesi�nde yatıyordu. AKP sözcüleri ve Erdoğan�ın, �Kürt sorunu vardır� söyleminin Kürtleri yedekleme gibi, hemen tüm sermaye partilerinin yaptığı türden bir hedefi olmasının yanı sıra, sermaye güç ve kurumları arasındaki mücadelede sözde demokratik açılımlarla konumunu güçlendirme arayışı ve çabasının da payı vardı.
Başbakan ve AKP sözcüleri, �hükümet sorumluluğu taşıma�ları, AKP�nin, tek parti hükümeti konumunda olması, sermayenin diğer partilerinden daha fazla �Kürt kökenli milletvekili�ni saflarında bulundurması ve bunların bir kısmını hükümette ve partide önemli üst görevlere getirmesi (A. Aksu�nun İçişleri Bakanlığı, Cüneyt Zapsu�nun �bakanlar üstü yetkili� düzeyindeki danışmanlığı) vb nedenlerle �Kürtler içinde� daha etkili özel konuma da sahiptiler ve bu durumu, Kürt toplumunun sınıfsal ayrışmasında, Kürt üst sınıflarından yana �ağırlık koyma� ve Kürt burjuva-feodalleriyle ilişkilerini geliştirme olanağı olarak değerlendirmek istiyorlardı.1
Bölgesel ve uluslararası gelişmeler devletin ve Genelkurmay�ının �kırmızı çizgi� politikasının sürdürülemez oluşunu ortaya koymuştu. Devlet ve hükümet yetkilileri 82 yıllık inkâr ve baskı politikasının getirdiği açmazı görüyor; ülkede, bölgede ve uluslararası alandaki gelişmeleri gözetiyor ve kapitalizmin Kürt kenti ve kırında yol açtığı toplumsal değişim ve gelişmenin Kürt özgürlük mücadelesine ivme kazandırdığını hesaba katarak, sorunun esasına ilişkin olmamak üzere bazı değişikliklere gitme ihtiyacı duyuyorlardı.2
Kürt politikasının belirlenmesinde ilk elden sorumlu olan ve Kürt sorununu �terör sorunu�yla özdeşleştirerek baskıyla ve �terörün başının ezilmesi�yle gündemden kaldırılacağını savunmuş olan Türk Genelkurmayı, bölgedeki gelişmelerin dikkate alınması gereğinden söz ediyor; Irak Kürtlerinin siyasal statüsünün işgal öncesi durumlarından farklılaşmasını �savaş nedeni� sayan politikasından �taviz� anlamına gelecek bazı değişiklikleri kaçınılmaz sayıyordu. Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök�ün (29 Ekim 2005), konuyla ilgili sorulara verdiği yanıtta: �Barzani bir aşiret lideriydi. Biz öyle görüyorduk. Ama durum değişti. Bu değişikliği kabul etmemiz gerekiyor. Talabani�yi de öyle görüyorduk. Şimdi Irak Cumhurbaşkanı. Yarın Irak Cumhurbaşkanı olarak Türkiye�yi ziyaret etmek isteyecek. O gün nasıl davranacağız? Irak�ı tanıyorsak, bu değişen koşullara göre hareket edeceğiz...� yönündeki açıklaması, bu değişimin ya da değişime uyum zorunluluğunun göstergelerinden biriydi. Yine, MİT�in bir �Kürt raporu� hazırladığı; �Konunun dış boyutlarıyla birlikte sosyo-ekonomik bir sorun olduğu�nu ve �Kürt realitesi konusunda adım atmak gerektiği� yönünde görüş belirttiği basına yansımış ve MİT Müsteşarı Emre Taner başkanlığındaki bir �Türk heyeti�, �Kürdistan Bölgesel Hükümeti Başkanı� Mesut Barzani ile, daha önce gerçekleşmiş olanlarından farklı içerikte bir �gizli� görüşme yapmıştı. Irak�taki cami bombalama provokasyonuyla tırmanan iç çatışmalara bağlı olarak, Dışişleri Bakanı A. Gül�ün, �Irak Anayasasıyla Irak halkının kabul edeceği durumu biz de kabul edeceğiz� açıklaması da, Türkiye�nin �Kürt Federe Devleti�ni kabullenmede ABD�ye uyum sürecinde olduğunun bir diğer belirtisiydi.
Çözüm adına çözümsüzlük savunusu
Kürt sorununa yaklaşım ya da sorun üzerine tartışmaya, sermaye, devleti ve hükümeti adına katılan en liberalinden en şovenine hemen tüm kesimler, devletin Kürt politikasında bir değişim zorunluluğunu görmelerine rağmen, �Tek ulus, tek dil, tek bayrak� söyleminde birleşiyor ve bu geleneksel �klişe�yi Türk devletinin tartışılamaz temel özelliği olarak öne çıkarıyorlar.
Kürt sorunu üzerine bu �aktüel� tartışmada, egemen sınıflar ve çeşitli �burjuva klikleri� adına geliştirilen ya da yeniden formüle edilen politika, Türk ulusunun Kürt ulusuna üstünlüğünü ifade etmekte ve Türk ulus kimliğini, Kürtleri içinde eriten ya da eritmesi gereken üst kimlik olarak dayatmayı esas almaktadır. Bu tartışmanın vardırıldığı �son nokta�da, sermaye cephesinden soruna sözde en ileriden yaklaşanlar tarafından gündeme getirilen �Alt kimlik-Üst kimlik� tarifiyle görmezden gelinen, her şeyden önce, Kürtlerin ayrı bir ulus olarak varlıklarıdır. Başbakan olarak Erdoğan da, Kürtler ve diğer etnik gruplar �alt kimlik�; �Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı birleştirici üst kimlik� olarak kabul edilirse, Kürt sorununda bir çözüme ulaşılabileceğini ileri sürüyor.
Bu tartışma, Kürtlerin etnik düzeyde bir �alt kimliğinin� kabul edilmesi, birtakım kültürel hakların tanınması ve bu hakların �bireysel olarak kullanılabileceği�nin kabul edilmesi anlamına gelmekle birlikte; Kürtlerin Türklerle; Kürtçenin ve Kürt kültürünün Türkçe ve Türk kültürüyle eşit tutulma ve eşit gelişme hakkına sahip olması anlamına gelmemekte; �alt kimlik� tanımıyla temel ve eşit ulusal haklar zorunluluğunun üzeri örtülmektedir.
Bu tutum ve politika, oysa, Kürt sorununun bir sorun olarak varoluşu ve çözümsüz kalışının başlıca nedenleri arasındadır. Böyledir, çünkü bu politika, Türklerden ayrı ve farklı bir ulusal kimliğe sahip olan; farklı ve ayrı uluslaşma sürecinden geçen, üzerinde yaşadıkları topraklarda farklı bir ulusal kültür ve ruhi şekillenme birliği oluşturan; Türkçeden farklı etimolojik-fonetik yapısı olan ayrı bir dil geliştiren Kürtleri, �ayrı ulus oluşturan özelliklerini inkârdan gelerek�, Laz, Çerkez, Abaza vs gibi �Türklük içinde erime�yi kabullenmiş ya da Arap, Ermeni gibi şoven uygulamalara tabi tutulan ve ezilen diğer �farklı etnik kimlikli topluluklar�la aynı kategoriye sokarak, Türkiye�de, biri ezen, ve diğeri ezilen, iki farklı ulus olduğu gerçeğini reddetmektedir. Ve sorun gerçekte, Kürtlerin �alt kimlik� olarak tanınıp tanınmamalarından değil, ayrı bir ulus olarak varlıkları ve bağımsız yaşama haklarının tanınmamasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Kürt ulusal varlığının inkârı, ezilen ulus statüsünde zorla tutulmanın; siyasal baskı, zor ve suiistimalin; demokrasizlik ve istikrarsızlığın devamı; çözümsüzlüğün sürmesi; ve böylece büyük emperyalist devletlere, bu sorunu istismar olanağını tanıma anlamına gelmektedir.
Türklüğü �bir üst kimlik� olarak dayatanlar, Cumhuriyet tarihi boyunca ülke politik ve sosyal yaşamının Türklük temeli üzerinde ve fakat zor yoluyla oluşturulmasını veri almakta, bunu olması ve sürdürülmesi gereken �gerçek� olarak göstermektedirler.
Oysa Kürt sorununda gerçekçi tek çözüm Kürtlerin ayrı bir ulus oldukları ve ayrı bir ulus olmaktan kaynaklanan tüm haklarının tanınmasından geçmektedir. Bu hak tanındıktan sonra Türk ulusuyla birlikte ya da Türk ulusundan ayrı mı yaşayacağına Kürt ulusunun kendisi karar verecek ve bu temelde eşit haklara sahip gönüllü birliğin koşulları tartışma konusu olabilecektir. Bunun nedeni, Kürtlerin �küçük bir etnik grup�, �karışık ve belirsiz şivelerle konuşan kabilesel topluluklardan oluşmuş bir toplumsal kesim� değil, ama tarihsel süreç içinde ayrı bir ulus olarak şekillenmiş olmalarıdır.
Bu gerçeğin kabul edilmemesi nedeniyledir ki, sorun bugün tüm toplumsal sınıf ve güçlerin �birbirleriyle ve kendi iç� ilişkilerini etkilemekle kalmamış; ABD-AB�nin karışmasını da getirecek biçimde; güncel yaşamın önemli bir etkeni haline gelmiştir.
Peki bu somut, tarihsel ve güncel durumu; Türkiye�de �ve elbette bölgede� Kürt ulus gerçeğini inkâr ederek, �Kürt sorunu� olarak �artık kabullenildiği� söylenen sorunu çözmek mümkün müdür? Ya da Kürtlerin var olduklarını, ancak ayrı bir ulus oluşturmadıklarını ileri sürerek, �bireysel haklar kapsamında kültürlerini geliştirmeleri�yle bu sorunun çözülebileceği söylenebilir mi?
İşbirlikçi Türk burjuvazisinin ve devlet ve hükümet temsilcilerinin sorun üzerine tartışmalarda ileri sürdükleri iddialarla �çözüm� olarak sunmaya çalıştıkları �değişiklikler�, Kürt ulus gerçeğini ret politikasında ısrarlı olduklarını gösteriyor. Türk burjuva çevreleri, tarihsel toplumsal kategorileri kimi halklar için geçerli ve fakat diğer kimileri için geçersiz sayıyor; Kürtlerin durumunu, ulus olarak şekillenme olanağı bulamadan �tarihe karışan� ve başka halkların içinde eriyip giden bazı kavimlerle kimi halkların düzeyine indirgiyor; �Kürtlerin bir ulus oluşturmadıkları�; aksine �Türk ulusunun içinde tasavvur edilmeleri gereken bir alt etnik kimlik oldukları� üzerine söylemlerle, bugünkü durumu �Türkiye�nin değiştirilemez gerçeği� olarak göstermeye çalışıyorlar. Bu düşünce ve iddialarla onları güçlendirmek üzere imal edilmiş sözde bilimsel savlar ise, ulusların tarihsel oluşum sürecinde Türklerin ve Kürtlerin durumlarının nesnel gerçeğe uygun irdelenmesini reddettiği gibi, 20 milyon civarında nüfusu olan bir toplumun kendini �Türk değil Kürt olarak� görmesi-hisetmesi gerçeğini de bir yana itmektedir. Böylece bu iddia ve sözde tezin sahipleri, tarihsel toplumsal oluşumların bir kesimini görmezden gelmekte ve Türk ulusundan farklı ve onun dışında bir ulus olarak ortaya çıkan ve buna uygun bir kabul isteyen bir başka �ulusal özne�yi de, Türk egemen sınıfları adına reddetmektedirler.
Bu reddedişin hiçbir bilimsel dayanağı yoktur ve ulusların ve ulusal hareketlerin doğuşu süreciyle Kürtlerin durumunun bu yönüyle irdelenmesi, bu akıl ve bilim dışı tutumun sergilenmesine de hizmet edecektir.
Ulusal hareketin doğuşu ve ulusal devletlerin kuruluşu
Tarihsel-toplumsal olgular, kendilerini karakterize eden karmaşık unsurlardan ve ilişkili oldukları etkenlerden soyutlanarak irdelenemez ve tanımlanamazlar. Ulus, her şeyden önce, tarihsel bir oluşumdur; insanın toplumsal yaşamının belli bir evresinde, kapitalizmin doğuşuyla birlikte, bir başka deyişle �kapitalizmin şafağında� ortaya çıkan, gelişen ve �olgunlaşan� bir �toplumsal kategori�dir. Feodal toplumun bağrında kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan burjuvazinin, pazarına egemen olma ve kendi siyasal iktidarı altında bir merkezi birlik oluşturma amacıyla feodal gericiliğe karşı giriştiği mücadele sürecinde, ulus-devlet gündeme gelmiş; kapitalist gelişmenin erken ya da daha geç oluşuna ve burjuva ulusal demokratik dönüşümlerin hızı, kapsamı ve biçimine bağlı olarak, burjuvazinin kendi pazarı üzerinde egemenliğini ve siyasal birliğini kurma mücadelesinde ulusçuluk bir burjuva ideolojisi olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Bu da, hiçbir ulusun �ezelden beri� var olma ve �ebede kadar� varlığını sürdürme olanağına sahip olmadığını; ulus ve uluslardan, ancak tarihi süreç içinde gelip-geçici toplumsal kategoriler olarak söz edilebileceğini göstermektedir.3
Uluslaşma sürecine giren halklar, �dil, toprak, iktisadi yaşantı birliğinin ve ortak kültür biçiminde beliren ruhi şekillenme birliğinin hüküm sürdüğü, tarihi olarak meydana gelmiş istikrarlı bir topluluk� olarak ulusu oluşturmuşlar; ulus yükselen kapitalizm çağının tarihsel bir kategorisi olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Çeşitli kavimler ve halklar ulusal dil ve kültür birliği etrafında ve kendilerine ait topraklar üzerinde bir ruhi şekillenmeden geçerek ve bir iktisadi ortak faaliyet içinde uluslar biçiminde şekillenmişler ve kapitalizm, gelişme sürecinde ulusal sorun açısından başlıca iki tarihi eğilimi getirmiştir: ilkin, �ulusal yaşantının ve ulusal hareketlerin uyanışı, her tür ulusal baskıya karşı mücadele, ulusal devletlerin yaratılması�, ve ikinci olarak, �uluslar arasındaki çok çeşitli bağların gelişmesi ve çoğalması, ulusal çitlerin kırılması, sermayenin, genelde iktisadi yaşamın, siyasetin, bilimin vs uluslararası birliğin yaratılması�. Bu gelişmenin ürünü olarak Batı Avrupa�da ve giderek �bütün uygar dünya�da, kapitalist dönemin �tipik, normal devleti�, ulusal devlet olarak şekillenmiş; �meta üretiminin tam zaferini sağlamak için yurtiçi pazarı ele geçirme� ulusal hareketin iktisadi temelini oluşturmuş; burjuvazi, �aynı dili konuşan halkın yaşadığı bölgeleri siyasal bakımdan birleştirme� istek ve hedefiyle harekete geçmiştir. Burjuva ulusal hareketler önce İngiltere ve öteki Batı Avrupa ülkelerinde ortaya çıkmışlar, kapitalist üretim ilişkileri hakim üretim biçimine dönüştükçe, burjuvazi pazara hakim olma, dili ve kültürü geliştirme ve ulusal devlet kurma hedefiyle harekete geçerek ulusal bir devlet biçiminde de örgütlemeye girişmiştir. İngiltere�de 1640 burjuva devrimi ile başlayıp, 1789 Fransız burjuva devrimiyle Avrupa�da daha ileri bir gelişmeye ulaşan ve 1871�e kadar devam eden süreçte ulusal burjuva devletleri ortaya çıkmışlar; 1789�dan 1871�e kadar olan dönem, Avrupa Kıtası�nda burjuva demokratik devrimler; ulusal hareketler ve ulusal devletlerin kurulması dönemi olarak yaşanmış; �genel kural olarak� aynı ulusu içeren burjuva devletler kurulmuşlar; ve bu gelişme süreci, ulusal baskının, Batı�da �İrlanda sorunu gibi� �istisnai bir durum� oluşturmasına doğru devam etmiştir.
�Doğu� ise, denebilir ki �genel bir kural� olarak ulusal baskı ve ulusal sorunun toprağını/alanını oluşturmuştur. Ve yine Doğu Avrupa ve Asya�da, burjuva devrimleri ve burjuva ulus devletlerin kuruluşu, ancak kapitalizmin tekelci aşamasına vardığı ve artık birer emperyalist devlete dönüşmüş olan Batı�nın büyük devletlerinin, bu öteki ülkeleri sömürge bağımlılığına aldıkları ve böylece onların bağımsız gelişimini engelledikleri bu ikinci (tekelci) döneminde gündeme gelebilmiştir. 1905�le başlayan Doğu Avrupa ve Asya�da burjuva demokratik devrimler döneminde ve bu tarihten itibaren Rusya, İran, Türkiye ve Çin�de ve Balkanlar�da, �aynı ulustan oluşan bağımsız devletler kurma�yı hedefleyen bir dizi burjuva demokratik ulusal hareket ortaya çıkmıştır. Buna rağmen, bu süreçte, birden fazla ulusun yaşadığı ülkelerin önemli bir kesiminde, uluslardan birinin egemen olduğu ve diğerlerini ezilen ulus konumunda tutuğu merkezi devletlerin şekillenmesi, her bir ulusun kendi devletlerini kurmasının önüne geçerek, daha hızlı gerçekleşebilmiştir.
Asya ve Afrika�nın geniş sömürge ülkeleriyle bağımlı ulusların kurtuluş savaşları, 1905, 1908 Rus-Türk devrimleriyle başlayıp İran-Çin devrimleriyle yaygınlaşmış ve 20 yüzyıl boyunca devam eden bağımsızlık mücadeleleriyle (Vietnam, Mozambik, Gine Bissau, Laos�un bağımsızlık mücadelesi anımsansın ve Filistin ve Kürtlerin hâlâ devam eden hareketleri) günümüze kadar gelmişlerdir. Emperyalizmin, ulusal baskının uluslararası alandaki �yeni� temelini oluşturduğu bu ikinci dönemde, ulusal sorun, bir devletin iç işi olma sınırlarını aşarak uluslararası bir nitelik kazanmış; Doğu�nun ezilen halklarının kurtuluşu, sömürgelerin ve ezilen halkların emperyalizmden kurtuluşuna genişlemiş; ezilen ulusların emekçi yığınlarının kurtuluşu için emperyalizme ve burjuvaziye karşı mücadelesi vazgeçilemez koşul haline gelmiştir.
Kürt uluslaşmasının görmezden gelinmesi ve tarihsel gerçek
Ulus olmayı �Türkiye Cumhuriyeti Devleti�ni esas veri alarak� Türk ulusuna ait bir �meziyet� sayan ve Kürt�e �kabile�liği, �klan ve aşiret�i; üst sınır olarak da �etnik alt kimlik�i uygun gören burjuva politikası, ilkin tüm halkların geçtiği süreci Kürtler aleyhine çarpıtmakta, sonra da üzerinde yaşadıkları topraklarda bir iktisadi yaşam ve ruhi şekillenme birliği oluşturan, kendilerine ait ve Türklerden farklı kültür ve dil geliştiren Kürt ulus gerçeğini, bu uluslaşma iktisadi-sosyal ve politik nedenlerle ve dış baskı ve engellemelerle gecikti diye, inkârdan gelmektedir. Burjuvazinin liberal, şoven gerici, muhafazakâr-dinci temsilcilerinin kimi söylem farklılıklarına rağmen, sermaye ve devlet politikası, Türkiye�de Kürtlerin varlığını, Kürt tarihsel gelişmesi ve şekillenmesini yok saymayı esas almakta; Kürt hareketini ve Kürtlerin özgürlük istemini, �Türkiye�ye karşı bir dış komplo� kategorisine sokarak, Kürt sorununu tarihsel dayanaklardan ve toplumsal özneden yoksun göstermektedir. Bu politika ve anlayış, Kürtlerin yaşam mücadelelerini ve bir dönemden sonra da ulusal-bağımsız devletlerini kurma çabalarının inkârını esas almakta; Kürt ulusal gerçeğini inkârı sürdürenler, PKK�nin Kürt mücadelesinin son onbeş-yirmi yıllık sürecindeki yerini, Kürt ulusal mücadelesinin yerine ikame etmekte yarar görmekte; Kürt özgürlük mücadelesine ve PKK�ye karşı savaşlarında, bu �taktik�in daha etkili olacağını hesaplamaktadırlar.
Kürt uluslaşması ise, Türk burjuvazisi ve temsilcilerinin göstermek istediklerinin aksine, tarihsel bir temele ve dayanağa; bütün öteki halkların tarihsel süreç içindeki şekillenişine benzer bir şekillenişe sahiptir. Öncesini bir yana bıraksak bile, son 150 yıllık Kürt tarihinin ortaya koyduğu gerçek budur. Bu bakımdan ve bunu da belirtmek üzere soruna ilişkin bazı gerçekleri yeniden vurgulamakta yarar var: Kürtler, henüz Anadolu�ya Oğuz-Selçuklu akınları olmazdan yüzyıllar öncesinden �bunu bazı araştırmacılara dayanarak M. Ö. 3000�li yıllara götürmek mümkün görünüyor�, hemen hemen bugün yoğun olarak yaşadıkları topraklarda �yerli� bir halk olarak yaşıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu�nun kurulmasıyla birlikte bu kez Osmanlı merkezi idaresi altında ve Kürt yerel yöneticilerinin yarı özerk yönetimlerinde varlıklarını sürdürdüler. Osmanlı padişahları, Kürtlerin bu özerk-yarıözerk konumlarını sarsmaya yöneldiklerinde ise, onu korumak ya da tümüyle bağımsız olmak üzere çok sayıda başkaldırı örgütlediler. Kavim-aşiret ilişkileri üzerine oturan Kürt toplumsal yapısı; yerellik ve iç çelişkiler ve bölge devletlerinin �Osmanlı, İran, Rus�; ve bir dönemden sonra İngiliz-Fransız güç ilişkileri, hemen tüm tarihi dönemeçlerde bu başkaldırıların ezilmesinde önemli rol oynadı. Ancak yenilgi ve baskı, onların talepleri doğrultusunda ve �özerklikleri� için mücadelelerini engelleyemedi. Bunu gözeten ve Kürtlerin Osmanlı sınırları içinde tutulmasında yarar gören Osmanlı yöneticileri, özellikle de Yavuz Selim ve Kanuni Süleyman, yayınladıkları fermanlarla Kürtlerin yerel özerkliklerini tanımaktan kaçınmadılar.
Kürtler, kapitalist gelişme sürecine, başka birçok halklara göre daha gecikmiş olarak girdiler ve �geç uluslaşma�nın sonuçlarını ağır biçimde ödeyen halklardan oldular.4 Kürdistan�ın feodal-aşiretci toplumsal yapısının kapitalist gelişmeye ayak bağı oluşturması ve Kürtlerin yaşadıkları toprakların Ortaçağ-Yeniçağ imparatorluklarının; Bizans-Pers; Safevi-Osmanlı; Osmanlı-Bizans; Türk-İran savaşlarına ve bitmek bilmez akınlarına sahne olması yıkıma neden oluyor; Kürt toprakları üzerindeki hakimiyet savaşları toplumsal gelişmeyi darbeleyici ve tahrip edici rol oynuyor; ekonomik birimlerin �gelişip� birleşmesini engelliyor; Kürt aşiret ve kavimlerinin yerleşik yaşama geçmelerini geciktirerek uluslaşma yönündeki gelişmeyi sekteye uğratıyordu. Kapitalizmin Kürt bölgesindeki gelişmesinin başka birçok ülke ve halka göre daha geç dönemlere denk gelmesine bağlı olarak ulus olarak şekillenme ve özgürlük mücadelesine atılmaları yine çok sayıda başka ulusa göre daha geç döneme �sarkmış�tı. 1830-1870 döneminde, öncekilere göre daha geniş bir alanda, ancak birbirlerinden ayrı ortaya çıkan Kürt başkaldırılarının yerel düzeyde kalmaları ve feodal beylerin �yerel iktidar� hedeflerinin ötesine geçememelerinin temel nedeni, geç kapitalistleşme başta olmak üzere bu etkenlerdi.
Diğer yandan kapitalizm bir �dünya sistemi� haline gelmekle, bir �dünya sistemi� oluşturmakla kalmamış, tekellerin doğuşuyla emperyalist kapitalizme genişleyerek bağımlı-ezilen halkların karşısına yeni bir baskı gücünü; ulusal baskının emperyalist �yeni temeli�ni çıkarmıştı. Dünyada ve bölgede, tüm ulusların yaşamını etkileyen ve etkileyecek önemli gelişmeler ve değişmeler ortaya çıkmıştı. Artık, tek tek ülkeler emperyalist zincirin halkalarından biri haline gelmişler; Doğu Avrupa, Asya ve Afrika ülkeleri, az sayıdaki emperyalist devletler tarafından sömürge bağımlılığına alınmışlar; Batı�nın başlıca emperyalist devletleri, ulusal kurtuluş ve bağımsızlık mücadelelerinin karşısına dikilen sömürgeci güçler haline gelmişlerdi.
Doğu halklarının ulusal uyanışı ve ulusal demokratik hareketleri bu yeni koşullarda; 1905-1908 burjuva devrimleriyle başladı. Osmanlı İmparatorluğu, kapitalist gelişmeye bağlı olarak ve İmparatorluğun merkezi yapısını dağılmaya götürecek ulusal hareketlere sahne oldu. Batı Avrupa�da gelişen burjuva demokratik akım ve hareketlerden esinlenen Türk ulusçusu Jön Türk hareketinin yanı sıra, Arnavut, Bulgar ve diğer halklar da ulusal devletlerini kurmaya yöneldiler.
Kürtlerin, ulusal haklarının tanınması talebiyle giriştikleri eylemler de, modern anlamda ancak kapitalizmin bu ikinci (tekelci) aşamasında gündeme geldiler. Kürt burjuva aydınlarıyla feodal burjuva kesimlerinin etkin rol oynadıkları çok sayıda ulusal örgütlenme ortaya çıktı. 1905-1908 devrimleri Kürtler için de uyarıcı olmuştu. Kürtler, 19. yüzyılın özellikle ikinci yarısında, Kürt feodallerinin başını çektikleri isyanların �mirası�na da sahip olarak ulusal taleplerle merkezi yönetimlere karşı giriştikleri mücadeleleri 20. yüzyılda da çeşitli biçimlerde ve kuşkusuz giderek �daha modern� tarzda sürdürdüler.
Modern dönemin ilk Kürt ayaklanmaları �19. yüzyılda olanlarını, özellikle de Irak ve İran Kürdistanı�ndakileri saklı tutmak kaydıyla� 20. yüzyılın ilk çeyreğinden (1921-25) başlayarak ortaya çıktılar ve 1940�lı yıllara kadar, çeşitli aralıklarla yaşandılar.
Osmanlı İmparatorluğu�nda ilk �yasal Kürt örgütü� Diyarbakır�da 1908�de kurulan �Osmanlı Kürt İttihat ve Terakki Cemiyeti� idi. Aynı yıl, İstanbul�da, Seyit Abdülkadir�in başkanı olduğu �Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti� kuruldu. 1912 Mayıs�ında Türkiye Kürtlerinin çeşitli temsilcilerinin katıldığı ve hedefi bir Kürt partisinin kurulması olan �Genel Kürt Asamblesi� toplantısı yapıldı. Kürt Nesr-i Maarif Cemiyeti, Hevi gibi Kürt örgütleri kuruldu ve �Kürd�, �Kürdistan� ve Roja Kurd� gibi Kürtçe yayınlar çıkarıldı. Ancak Jön Türkler olarak ortaya çıkan Türk ilerici burjuva hareketi de evrimleşerek İttihat-Terakki Fırkası�nı doğurmuş, yönetimi ele alan İttihat-Terakki, Türk şovenisti-Turancı bir politika izlemeye başlamıştı. 1912-14 Balkan savaşları döneminde büyük darbeler yiyen Jön Türkler, Kürt hareketlenmesi karşısında sindirme politikasını ağırlaştırdılar. Kürtlere karşı politika kısa zamanda sertleştirildi, yeni vergiler kondu ve bu yeni vergi özellikle köylü kesimlerinde yıkıma neden oldu. Kürt yayınları ve kuruluşları yasaklandı. 1913-14 yıllarında Almanya�nın teşvikiyle, Rusya�ya karşı savaş hazırlıkları kapsamında Kürtler üzerindeki baskılar artırıldı. Bu ayrımcı politikaların da etkisi altında ve İmparatorluğun dağılmayla yüz yüze geldiği 1. Dünya Savaşı koşullarında yeni Kürt isyanları patlak verdi.
Cumhuriyet'in kuruluşu; "yeni durum" ve yeni dönem
Türk Kurtuluş Savaşı, dünyayı yeniden paylaşmak ve sömürgelerle bağımlı ülkeler üzerindeki boyunduruğu daha da sıkmak üzere emperyalist büyük güçlerin birbirlerinin boğazına sarıldıkları bir dönemin ardından ve henüz savaşın yol açtığı yağma ve tahribat bütün canlılığıyla sürüyorken başladı. Milli Türk ticaret burjuvazisinin siyasal-askeri temsilcilerinin başını çektikleri harekete, Çanakkale, Doğu ve Güney cepheleri başta olmak üzere hemen her tarafta Kürt emekçileri, Kürt aşiret reisleri ve toprak ağalarının yönetiminde katıldılar; Kürt burjuva-küçü kburjuva aydın çevreleri de mücadelede aktif olarak yer aldılar. Ülke işgal altındaydı; işgalciler Türk-Kürt ayrımı yapmaksızın Çanakkale-İstanbul-İzmir-Urfa-Maraş-Erzurum vs �fethe� girişmişlerdi ve işgalcileri kovmak en önemli sorundu. Kürtler Türklerle birlikte, Türkiye Cumhuriyet Devleti�nin kuruluşuyla sonuçlanacak bağımsızlık savaşına katılırlarken, bu mücadele sonunda ulusal haklarına sahip olabilecekleri gibi bir beklentileri de vardı.
Anadolu-Mezopotamya halklarının mücadelesi işgalcilerin kovulmasıyla sonuçlandı. �Yeni Türk devleti�nin temsilcileri, Lozan görüşmelerinde, İngiliz-Fransız emperyalistleriyle �Türklerin ve Kürtlerin temsilcisi� olarak pazarlığa oturdular. Türk burjuvazisinin temsilcileri, �Kürt unsur�un varlığını somut bir durum olarak kabul ediyor ve �Türk çıkarı�na da uygun düşen bir �çözüm�ü; uygun biçim olarak ise, �özerklik�i öngörüyorlardı. Mustafa Kemal, bunu, 16-17 Ocak 1923�te, o dönem yayımlanan Vakit Gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman�ın �Kürtlük sorunu nedir? Bir iç sorun olarak değinseniz iyi olur� biçimindeki sorusuna yanıt olmak üzere, ve Kürt sorununun �Türklerin çıkarları için� içerdiği tehlikelerden de söz ederek, şöyle devam ediyordu: �Bu nedenle başlı başına bir Kürtlük düşünmekten çok Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik olacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerdir. Bundan başka Türkiye�nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendileri için sorun çıkarırlar. Şimdi TBMM hem Türklerin hem Kürtlerin yetkili temsilcilerinden oluşmuştur. Ve bu iki öğe, bütün çıkarını ve bütün yazgılarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmek doğru olmaz.� Sorunun pratik ele alınışı açısından ise 1921 Anayasa�sında 21. maddede şöyle bir �çözüm� öngörülmüştü: �İl yönetimi yerel işlerde manevi kişilik sahibidir ve özerktir. Dış ve iç siyaset, dinsel, adli ve askeri işler, uluslararası ekonomik ilişkiler ve birçok ili ilgilendiren işler dışında, hükümetin önerisi üzerine Büyük Millet Meclisi�nce çıkarılacak yasalar gereğince evkaf, medreseler, eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık, sosyal yardım işlerini düzenlemek İl Kurullarının yetkisindedir.� (Aktaran U. Mumcu, Kürt İslam Ayaklanması, s. 48-49, Tekin Yayınevi)
M. Kemal�in söylemiyle, TBMM�nin �hem Türklerin hem Kürtlerin yetkili temsilcilerinden� oluşması öngörülüyordu. Ancak, milli Türk ticaret burjuvazisinin siyasal-askeri temsilcileri, sınıf konumlarını ve yönetim durumlarını sağlamlaştırdıkça Anadolu-Mezopotamya�nın öteki milliyetlerden halklarına karşı �Türk çıkarları�nı öne çıkarmakta gecikmediler ve Kürtlerin ayrı bir ulusal devlet kurmaya yönelebilecekleri endişesi ya da bilinciyle ve toprak, kaynak ve güç olarak daha fazla küçülmenin önüne geçmek üzere, Kürtlere karşı ayrımcı politikayı yoğunlaştırmaya giriştiler.
Ulusal hak talebinde bulunan Kürtlere karşı şiddet ve ulusal inkâr çizgisini daha da sertleştirdiler. Artık Kürt de, Kürt sorunu da �yok�tu! Yeni devletin temel ideolojik-politik �argümanları� olan �Türk Tarih Tezi� ve �Güneş Dil Teorisi�ne göre Türk ve Türkçe tüm ulusların ve dillerin �ortaya çıkış kaynağında duruyor�du. Kürtler ise, ya �dağ Türkü� idiler ya da �gezerken çıkardıkları kart-kurt seslerinden ad alan kabileler�den ibarettiler! Bu safsatayı �kanıtlamak� üzere, ve �bilimsel�lik iddiasıyla ciltlerce kitap yazıldı. Cumhuriyet�in kuruluşuyla uygulamaya konan bu politikaya karşı Kürtler, ulusal haklarının tanınması talebiyle yeniden başkaldırılar örgütlediler. Türk burjuvazisi ve devleti ise, Kürtleri, �Cumhuriyeti arkadan vurmak�la suçlayarak katliamlara girişti. Toplu sürgünler ve mecburi iskânlar yeniden başladı. Dersim isyanının bastırılmasıyla birlikte Türk burjuvazisi, sorunu �çözdüğü�nü düşünerek, ve isyanların bir kez daha ortaya çıkmaması için, başkaldırılarda hareketin başında bulunmuş Kürt burjuva-feodal kesimleri ve Kürt burjuva aydınlarını ezerek susturma ve kendine bağlama tutumuyla birlikte kitlesel asimilasyon politikasını yoğunlaştırdı. Asimilasyon için her yönteme başvuruldu; ayaklanmaların başını çekenler topluca idam edildiler; Kürt kitleleri toplu sürgünler ve fakat dağınık ve mecburi iskânla Türk nüfus içinde eritilmeye çalışıldılar. Kürt feodal-burjuva kesimleri önemli darbeler aldılar. Şeyh ve aşiret ağalarının büyük kesimi devletle uyuşma politikası izlerken, uzlaşmaya ve tabi olmaya yanaşmayanların hemen tümü, ya katledildi ya da bir daha �ayağa kalkamayacak� şekilde ekonomik-politik-sosyal güçlerinden arındırılarak etkisiz duruma getirildiler.
Kürt isyanları feodal parçalanmışlık aşılamadığı için bölgesel ayaklanmalar olmaktan öteye geçemedi ve tüm ulusu kucaklayan ulusal ayaklanmalar düzeyine çıkamadılar. Bu da, Kürt başkaldırılarının her seferinde kanla bastırılarak yenilgiye uğratılmalarını kolaylaştırdı. 1920-30�lu yıllardaki (Koçgiri, Şeyh Sait, Ağrı-Sason ve son olarak 1938 Dersim) kırımlar ve sürgünler sonrasında, 15-20 yıla yakın bir süre, dar aydın gruplarının kültürel alandaki bazı çabaları ötesinde, Kürt hareketinin geri püskürtülmüş olması, Kürtlerin ayrı bir ulus olarak varolmadıkları yönündeki inkârcı görüşe dayanak edinilmeye çalışıldı. Türk burjuvazisi, kapitalist gelişmenin ulusal hareketin sosyal dayanağını güçlendirmesi; ve Vietnam, Angola, Gine Bissau ve Mozambik gibi sömürgelerdeki ulusal kurtuluş savaşlarından esinlenerek yeniden gelişen ve kent ve kır küçük burjuvazisi içinde destek bulan Kürt hareketini �dış destekli bölücü terör� olarak göstermeye devam etti ve Kürt halkının ulusal uyanışı ve mücadelesini baskı ve şiddetle püskürtme politikasını sürdürdü.
Türk burjuvazisi, 20. yüzyılın ilk çeyreğindeki Kürt hareketlerini İngiliz politikasının ürünü ve İngilizlerin kışkırtması gibi göstererek, ezme politikasını aklamaya çalıştı. Sonraki yıllarda suçlanan bu kez Sovyetler Birliği idi. 1980�li yılların özellikle ikinci yarısında yeniden yükselişe geçen Kürt hareketiyle PKK�nin silahlı eylemlerini ise, �dış güçler�in kışkırtması; ve Suriye, İran, Ermenistan, Yunanistan ve Rusya gibi bir kısmı Kürt sorunuyla dolaysız ilişkili komşu ülkelerle AB üyesi büyük ülkelerin Türkiye�yi bölme gayretlerinin bir parçası olarak sundu. 12 Mart 71� cuntası Kürt derneklerini kapattı, yöneticilerini ve Kürt aydınlarını gözaltına aldı, sürgüne gönderdi. Onların yanı sıra bir kısım aşiret reisi de yeniden sürgüne gönderilmekten kurtulamadı. 12 Eylül 80� cuntası Kürtlere yönelik baskı ve terörü söz yerindeyse kasırgaya dönüştürdü. Kürt kent ve kırında tam bir cinayet kasırgası estirdi. Cuntanın oluşturduğu ortamı ve Olağanüstü Hal Yasaları�nı dayanak edinerek dönemin hükümetleri bu baskıyı sürdürdüler. Özellikle 1990-94 yılları arasında yüzlerce köy (mezralarıyla birlikte binlerce) boşaltıldı ve köylüler yüz binler halinde topraklarından koparılarak sürgün hayatına mahkûm bırakıldılar.
Türkiye gericiliğinin 82 yıldır ısrarla sürdürdüğü politika, 15-20 milyon arasında bir nüfus oluşturan Kürtlerin, ulusal hak eşitliği talebiyle ortaya çıkmalarını, �ne pahasına olursa olsun bastırılması gereken bir dış kışkırtma� olarak göstermeyi ve �meşruluk� sınırları ötesine atarak ezmeyi içermektedir.
Ancak ulusal hareketlerin tarihi, bir ulusun varlığının reddine ve özgürlük isteminin kanla bastırılmasına karşı ortaya çıkan ulusal hareketin kitle temelinin baskıyla ortadan kaldırılamadığına tanıklık ediyor ve Türkiye egemenlerinin bu politikası iflasın eşiğine dayanmıştır. Kürt toplumunun değişik kesimleri ise ulusal özgürlük talebini gündemde tutmayı sürdürüyorlar. Türkiye�de �ve bir ölçüde geriden izleyerek de olsa Kürt bölgesinde kapitalist gelişmenin özellikle �60�lı yıllarda ve sonrasında ivme kazanması, kır ekonomisinin çözülmesi ve artarak sürecek biçimde kır emekçilerinin kent toplumsal yaşamı ve ilişkileri içine girmeleri, bugün Kürt ulusal uyanışına yeni boyutlar kazandırmıştır. Bu gelişmeyle birlikte, bir yandan Kürt üst sınıflarıyla Türk büyük burjuvazisi ve devlet üst bürokrasisi arasındaki ilişkilerin bozulmasına yol açarken, öte yandan, harekette kent küçük burjuvazisi, köylülük (özellikle gençlik) başta olmak üzere �alt sınıf kesimleri�nin ön cephede yer almalarını sağlamıştır. Kürt hareketi, artık daha modern özelliklere ve daha geniş kitle dayanağına sahiptir ve bu yeni sosyal tabanı temsil iddiasıyla ortaya çıkan çeşitli politik örgütlenmeler de sahnededir.
İnkârın sonuçları: çatışma eşiği ve emperyalist müdahalenin güçlenen zemini
Kürt ulusal varlığı ve Kürtlerin kaderlerini özgürce tayin hakkının inkârının yol açtığı iki başlıca tehdit olarak; a-) halklar arası boğazlaşma tehlikesi ve b) soruna emperyalist karışma ve istismarın yoğunluk kazanmasından söz etmek mümkündür.
a-) artan gerginlik, güvensizlik ve çatışma tehlikesi
Kürtlerin ezilen ulus konumunda tutulmaları için uygulanan politika ya da Kürt sorununun ezilen ulus sorunu olarak kabul edilmek istenmemesi, Batı-Doğu hattındaki ulaşım yolları üzerinde ve stratejik konumda olmasıyla birlikte önemli akarsu havzalarına ve petrol gibi hammadde kaynaklarına sahip olan Kürt bölgesinin �elde tutulması� ihtiyacı ve hedefine de uygun düşmektedir. Türk gericiliğiyle bölgenin Kürt sorunuyla dolaysız muhatap ya da taraf ülkelerinin gerici egemenleri, �Kürt pazarı�nı elden çıkarmamaya �özen göstermekte�; bunun için tüm yol ve yöntemleri kullanmaktadırlar. Türk burjuvazisinin, Kürt sorununu Kürt ulusunun varlığı ve hakları kapsamında kabule ve sorunu bu asıl içeriğiyle ele almayı reddetmesinin en önemli nedenlerinden biri de, böylesi bir �açılım�ın, Kürtleri, �kendi pazarları�nın sahibi olmaya yöneltebileceği endişesidir.
Ancak, Türk burjuvazisiyle devlet ve hükümetlerinin, Kürtlerin ulusal taleplerini ve bu doğrultudaki mücadeleyi �terör�le eşitleyerek, �asker-sivil tüm ulus güçlerinin katılmasıyla ezme�yi esas alan politikası, ülkeyi �Kürt-Türk çatışması�nın eşiğine getirmiştir. Türk şoveni çevrelerin çağrıları üzerine, son yıllarda (2004-2005) artış gösterecek biçimde Kürtlere karşı linç eylemleri düzenlenmiş; saldırganlar devlet ve hükümet temsilcileri tarafından, �duyarlı vatandaşlar� olarak mükafatlandırılmışlar; Kürt sorunu, �teröre karşı mücadele� adına ve siyasal gericiliğin yoğunlaştırılmasının en önemli nedenlerinden biri olarak gösterilen �bölücülük� kategorisine sokularak �kabul edilemez� hale getirilmeye çalışılmıştır. Sermaye güçleri ve şoven gericiliğin büyük sermaye ve Genelkurmay etrafında birleştirilmesini; kent küçük burjuvazisi ve emekçilerin yedeklenmesi ve halk kitlelerinin baskı altına alınmasını; kaynakların silahlanmaya ve halka karşı şiddet örgütlenmesine ayrılmasını esas alan ve �bölücülüğe karşı savaş� gerekçesiyle güçlendirilmek istenen bu politika, şovenizm ve burjuva milliyetçiliğine ivme kazandırmış ve ülkeyi �bir felaketin eşiğine� getirmiştir.
Diğer yandan, Türkiye gericiliği, Kürt sorunundaki çözümsüzlüğünde ısrar ettikçe, emperyalizmin bölge politikalarına daha fazla bağlanmakta ve yine emperyalist burjuvazinin soruna müdahalesi ve sorunu istismarı için zemini daha fazla hazır hale getirmektedir. Kürt sorununun �olabilir� burjuva çözümünü �geleceğe� ertelemek ya da çözüm adına Kürtçe türkü-şarkı �serbestliği�yle sınırlı bir �iyileştirme�yle yetinmek, artık bir tür çözümsüzlük etkeni haline gelmiştir. Bölgedeki ve ülkedeki gelişmeler, bu sorunun �olabilir burjuva çözümü�nü daha açık, daha sert biçimlerle dayatmıştır.
b-) ABD-AB�nin sorunu istismar politikası
ABD�nin Irak�a ilk saldırısı ve ardından gelen işgalle birlikte, Kürt sorunu Türkiye egemenleriyle bölge ülkeleri gericiliklerinin birbirlerine karşı kullandıkları bir sorun olmaktan önemli oranda çıkarak, egemenlik mücadelesi yürüten emperyalist güçlerin birbirlerine ve bölge ülkelerine karşı kullandıkları bir soruna daha fazla genişlemiş oldu. Ortadoğu, Körfez bölgesi ve Türkiye üzerinde hegemonya mücadelesi yürüten ve yayılma politikasını sürdüren başlıca emperyalist devletler; özellikle de Amerikan emperyalizmi ve AB�nin Fransa-Almanya gibi büyük güçleri, Kürt sorunu ve Kürtlerin özgürlük mücadelesinden yararlanma girişimlerini artırdılar. Amerikan emperyalizmi bölgeye daha güçlü ve kalıcı biçimde yerleşme, enerji kaynakları ve geçiş yollarını denetimine alma ve bölgede egemenlik için mücadele yürüten rakipleri geri püskürtme çabalarını yoğunlaştırdı. Bu hedefine ulaşmak üzere, etnik ve dini azınlıklarla mevcut yönetimlere muhalif burjuva aydın kesimlerini yedekleme çabalarını artırdı, Suriye ve İran�da iç karışıklık örgütlemek amacıyla, toplamı üzerinden 150 milyon dolar ek ödenek ayırdı, �Bölgeye barış, özgürlük ve demokrasi getirme� söylemiyle fiili saldırılara girişti vb.
ABD ve öteki başlıca emperyalist devletler açısından, Ortadoğu-Körfez Bölgesi ve Hazar Havzası, enerji ve diğer hammadde kaynaklarıyla pazarlara sahip olma ve böylece stratejik üstünlük sağlama yönünden en önemli kapışma bölgelerinin başında geliyor. Kürt ve Filistin sorunları gibi çözümsüzlüğü süren ulusal sorunlarla Arap-İsrail çelişkisi ve gerginliği başta olmak üzere bölge ülkeleri ve ulusları arasındaki sorunlar ise, emperyalist dış karışmaya zemini uygun hale getiriyor. Bu dış karışma ve müdahalelerin en çok görüldüğü sorunlardan biri de Kürt sorunudur. ABD başta olmak üzere Batılı emperyalistler, Kürt ulusal özgürlük mücadelesini istismar ederek bu mücadeleden yararlanmaya çalışıyorlar. Irak�ın işgali sırasında Irak�lı Kürtlerin ABD�ye destek vermeleri, işgalden sonra da işgal güçleriyle işbirliğini sürdürmeleri, Amerikan yönetimi için Kürtlerin önemini daha da artırmıştır. ABD başta olmak üzere Batılı emperyalistlerin bölge politikalarında Kütlere �özel bir yer verme�ye yönelmelerinin nedenlerinden biri de, bölgenin en önemli dört ülkesinde Kürtlerin ezilen ulus konumunda ve toplam 30 milyon dolayında bir nüfus olarak yaşıyor olmalarıdır. ABD, bölge ülkeleri burjuvazisini yedekleyerek yaptığı türden manevralarla, Kürt üst kesimleri içinde mevziler edinmeye çalışmaktadır. Irak Kürdistanı�nda edindiği mevziler ve Türkiye Kürtlerinin özellikle burjuva, burjuva-feodal üst kesimleri içinde oluşmasını sağladığı �iyimser� beklentiler, bu politikasında önemli oranda �başarılı olduğu�nu göstermektedir. Irak Kürdistanı Kürt partilerinin Amerikan emperyalizmine yedeklenmelerinin, son yılların uluslararası ve özellikle Ortadoğu�daki çok yönlü gelişmeleri ve emperyalist hegemonya kavgaları ortamında gerçekleştiği; bölge ülkeleri yönetimlerinin Kürtlere yönelik baskı ve inkâr politikasının, �Irak Kürt gruplarının pratiğinde somutlandığı üzere� Kürt burjuva-feodal kesimlerini emperyalistlerle işbirliğine doğru ittiği; ABD yönetiminin de, bu durumu, kendi çıkarları için tüm bölge gericilikleri üzerinde baskı unsuru olarak kullandığı, somut bir olgudur. Irak Kürdistanı Kürtlerinin işgalde Amerikan emperyalizmine destek vermeleri ve sonraki süreçte de işbirliğini sürdürmeleri, ABD�nin işini kolaylaştırmıştır. ABD yönetimi ve Amerikan misyonerleri bu durumu kullanarak Kürtlere, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu�daki stratejisine bağlanmalarını telkin etmekte; bölgeyi terk etmeleri durumunda bölge devletlerinin uygulayacakları saldırı ve baskıyla tehdit ederek emperyalist politikalarına bağlılıklarını artırmak istemektedirler. Amerikan emperyalizminin, ulusal özgürlük isteyen ve mücadeleci bir tutum içindeki Kürtlerin taleplerine bölge ve dünya stratejisi kapsamında �hassasiyet� göstermesi, bu �yakın ilgi�nin de etkisi altında, Kürt burjuva, burjuva-feodal üst kesimlerinin ABD ile işbirliğine yönelmesinin en önemli etkenlerinden biri olurken, işbirlikçi Türk burjuvazisinin baskıya dayalı ve ayrımcı Kürt politikasını sürdürmedeki ısrarı, Kürt burjuvazisinin, Kürt kitlelerini etki altına almasını kolaylaştırmakta; bu da emperyalist ABD ve AB ülkelerinin işine yaramaktadır.
ABD emperyalizmi Irak�ta elde ettiği mevzileri ve Irak Kürtlerini Türkiye�ye karşı, Türkiye�nin istekleri ve �hassasiyetleri�ni de Irak Kürtlerine karşı, baskı ve şantaj aracı olarak kullanmakta; Kerkük�ün statüsü ve PKK�nin Kuzey Irak�tan çıkarılması yönündeki Türkiye�nin isteklerini ise, Türkiye gericiliğinin İran ve Suriye�ye karşı saldırganlığa ortak olması isteğiyle karşılamaktadır.5
ABD yönetimi, Türkiye gericiliğiyle işbirliğine karşın, Türk burjuvazisinin değil, kendi çıkarlarına uygun düşen bir Kürt politikası izlemekte, Irak Kürdistanı�ndaki �devlet oluşumu�nu, bölgede sürdürdüğü hakimiyet kavgasında yeni bir saldırı üssü olarak değerlendirmektedir.6
Irak Kürtlerinin bugünkü �federe devlet� statüsünü korumaya almış görünen Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere�nin politikası, Kürtlerin haklarını teminat altına almayı değil, enerji ve öteki kaynaklarla bunların ulaşım yollarını denetime alma ve rakipleriyle hegemonya mücadelesinde onların aleyhine kullanarak rekabette öne geçme amacını içermektedir. Amerikan emperyalizminin Kürt politikası Türkiye-İran-Suriye devletlerinin Kürt politikasına darbe vurmakta; bu ülkelerdeki Kürt hareketini etkilemekte, özellikle Kürt üst kesimleri içinde, Irak Kürtlerinin içine girdikleri türden bir işbirlikçi eğilimi özendirici işlev görmekte, ve bu aynı nedenle, ABD ve İsrail ile �stratejik işbirliği�ne karşın, Türkiye egemen sınıflarını rahatsız etmektedir.
ABD�nin bölgeye fiili müdahalesi Türkiye burjuvazisinin Kürt açmazını artırmış; Kürt sorununa emperyalist müdahale olanaklarını genişletmiştir. Ancak Türkiye egemenleri, geleneksel inkârcı politikada ayak diremekte; ABD�nin İran ve Suriye politikalarının tetikçiliğine soyunarak, emperyalist istismar ve müdahalelere �kapıları açık tutma�ya devam etmektedirler.
Kürt sorununu emperyalist çıkarları doğrultusunda istismar eden ve bölge politikalarının aracına dönüştürmeye çalışan bir diğer güç, Fransa ve Almanya�nın başını çektikleri AB�dir. AB�nin ve onun bu başlıca büyük devletinin �Kürt sorununun çözümü�ne ilişkin politikalarının, ABD�nin izlediği çizgiden farkı ise, bu politikalarını kuvvete açıkça dayanmayan usullerle, �demokratik yöntemler�le, diplomatik ve mali girişimleri yoğunlaştırarak, uygulamasıdır. O, henüz ABD ile de açıkça hesaplaşamayacak durumdadır; ve bölge ülkeleri yönetimleriyle ilişkilerinde �devletler arası hukuku gözetme�yi daha kazançlı bir araç olarak görmektedir.
AB�nin, Kürtlere kısmi demokratik hakların tanınması politikası, bölgeye ilişkin bu stratejinin unsurlarından biridir. Kopenhag Kriterleri çerçevesinde Türkiye gericiliğiyle ve AKP hükümetiyle giriştiği Kürtlere �azınlık hakları tanınması� pazarlığı ve bireysel özgürlükler açısından öne sürdüğü koşullar, Kürt kitlelerinin, diplomatik-hukuki ve �demokratik� araçlarla kazanılmasını hedeflemektedir. Fransa-Almanya �ikilisi� başta olmak üzere AB, bölge ülkeleri gericilikleriyle ittifakı esas almakta; Kürt sorununu bu çerçevede değerlendirmekte ve Kürtlere, �azınlık hakları tanınması� istemini buna uyarlayarak kültürel haklarla dil özgürlüğünün geliştirilmesini yeterli saymaktadır. AB�nin büyük devletlerinin Kürt sorunuyla �demokratik ilişkilenme�lerinin nedenlerinden biri de, Kürtlerin Avrupa ülkelerinde küçümsenemeyecek bir göçmen nüfus oluşturmalarıdır.
Körfez Savaşı�ndan başlayarak, Irak Kürtleri�nin �federe devlet� statüsüne geçmeleri ve Irak yönetiminde Cumhurbaşkanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve çeşitli öteki bakanlıklarla üst bürokratik mevzileri elde etmeleri, önemli oranda Amerikan saldırı, işgal ve yayılma stratejisince belirlenmiş; ve bu durum, Kürt burjuvazisi başta olmak üzere ve onun çabalarının da etkisiyle Kürt kitleleri içinde ABD�den yana beklentici eğilimin güç kazanmasını sağlamıştır. Irak Kürtleri�nin �yeni statüsü�, Kürt burjuva-feodal üst kesimleriyle reformist Kürt çevreleri tarafından �ABD�nin Kürt sorununu çözeceği� �buna AB�yi de eklemektedirler� görüşü ve beklentisinin yaygınlaştırılarak kitle tabanı bulması için dayanak olarak kullanılmış; ABD ve İngiliz işgalcileri başta olmak üzere emperyalistlerin Kürt özgürlük mücadelesinin karşısına dikilen �yeni fiili� güç oldukları gerçeği bir yana atılmıştır. Bu da Kürt ulusal özgürlük mücadelesinde hedef bulanıklığı ve Kürt işçi ve emekçilerinin talep, çıkar ve haklarının burjuva çıkarlara feda edilmesi tehlikesini artırmıştır.
Kürt toplumundaki gelişme ve Kürt siyasal çevrelerinin tutumu
Kürt hareketinin günümüzdeki en önemli özelliği, feodal artıklar ve aşiretçi yapının tümüyle çözülmemekle birlikte önemli oranda darbeler yediği; kapitalizmin az-çok geliştiği ve Kürt toplumunun sınıfsal çıkar farklılıkları temelinde bölündüğü koşullarda gelişiyor olmasıdır. Kapitalist iktisadi gelişme ve son on yıllarda yoğunlaşan türden zorla nüfus kaydırma sonucunda kırdan kent merkezlerine nüfus yığılması, yeni ekonomik-sosyal sorunları doğurmakla kalmamış, Kürt ulusal uyanışı ve mücadelesinde kent ve kent nüfusunun rolünü artırmanın yanı sıra hareketin ulus düzeyinde genelleşmesini de etkilemiştir. Bu toplumsal koşullar, hareketin, önceki dönemleriyle ölçülemeyecek düzeyde emekçi katılımıyla gelişmesi ve daha modern bir karakter göstermesini sağlamaktadır.
Kürt hareketi, ulusal hareketin doğası gereği, burjuva feodal çevrelerden köylülük ve küçük burjuvaziye ve çeşitli emekçi kesimlere kadar değişik sınıfsal kesimlerden insanları bünyesinde barındıran; ana gövdesini ise Kürt emekçileri; kent ve kır yoksullarının oluşturduğu, burjuva ulusal demokratik bir harekettir. Bu hareketin içinde, Kürt emekçilerinin taleplerini nispeten gözeten ve Türk emekçi hareketiyle birleşmekten yana halkçı bir çizgi izlenmesini isteyen kesimlerle sorunun çözümünü ABD-AB�nin politikalarına bağlayan ya da hareketin başına geçerek, Türk büyük burjuvazisiyle çıkar ortaklığında birleşmeye çalışan Kürt aşiret reisleri, büyük toprak sahipleri ve Kürt burjuva kesimleri bir arada bulunmaktadırlar. Türkiye Kürt hareketinin bu �özgün� özelliği, özgürlük mücadelesinin ana gövdesini emekçiler; özellikle kır emekçileri oluşturmalarına karşın, bölgesel gelişmelerin de etkisiyle Kürt üst sınıflarının manevra ve kontrolüne zemini daha uygun hale getirmekte; Kürt emekçilerinin bağımsız örgütlenmesinin zayıf olmasından yararlanan bu kesimler, hareket üzerindeki etkilerini artırabilmektedirler. Irak Kürdistanı�nda bir devlet işlerliğinin oluşması, Talabani�nin Irak�ın Cumhurbaşkanı, Hoşbar Zebari�nin Dışişleri Bakanı olması, birçok bakanlık ve üst düzey görevlere Kütlerin getirilmesi, Kürtlerin kendi parlamentolarını kurdukları bölgeyi Barzani�nin yönetmesi, bölgedeki Kürtlerin büyük çoğunluğu tarafından kazanç olarak görülmekte; bu özgün ve özel durum, her bir ülkedeki Kürtler için �özendirici� bir rol oynamaktadır. Kürt üst kesimleriyle bazı Kürt politik çevreleri, bu durumu, ABD ve AB ile işbirliği içinde hak kazanılacağı görüşü ve beklentisini yaygınlaştırmanın olanağı olarak kullanmakta; 60 yıla yakın bir süredir bölge gericiliklerinin hamisi olmuş ve bugün çıkarları gereği bölgeyi işgal eden Amerikan emperyalizminin dünya egemenliği için yürüttüğü politikaları, Kürt halkının iradesine rağmen, ve Kürtlerin statüsündeki �oynamalar� üzerinden demokratik girişimler olarak payelendirmekte ve Kürtlerin ulusal özgürlük mücadelesini ABD�nin dünya egemenliği stratejisine bağlamak istemektedirler.
Kürt toprağında devletin temsilciliğini de üstlenen ve Kürt ulusal hareketi karşısında kontra bir güç olarak hareket edenleri �Bucaklar vs� bir yana bırakılırsa; Kürt aşiret reisi ve büyük toprak sahibi üst kesimlerinden bazılarının çeşitli düzen partileriyle ilişkilerini geliştirerek, sosyal-iktisadi konumlarını güçlendirmeye çalıştıkları bir diğer olgudur. Bunlar, ulusal hareketi sınıf çıkarları doğrultusunda yönlendirme çabalarını da sürdürüyorlar. 90�lı yıllarda, hareketin belirli bir yorgunluğu ve yıpranmışlığı yaşamasını fırsat bilerek daha cesaretle ortaya çıktılar ve bir yanda devletle anlaşma yolu ararlarken, öte yandan ABD-AB gibi güçlere yedeklenerek konumlarını güçlendirmeye giriştiler. Kürt burjuva feodal kesimlerin bu tutumu, Kürt ulusal hareketi ve mücadelesinde uzlaşıcı düzen içi eğilimin ve AB ve ABD�den beklentilerin güç kazanmasında önemli faktörlerden biri olarak rol oynadı.
Kürt hareketinin bu özgün ulusal özelliği ve durumu, çeşitli Kürt parti ve örgütlerinin politikalarına da yansımakta; bu parti ve örgütlerin bazıları, Kürtlerin bir �alt etnik kimlik� olarak kültürel haklarının tanınmasını, çözüm için yeterli saymakta; bunu, Türk ve Kürt üst kesimlerinin bölgedeki güç ilişkileri ve gelişmeler çerçevesindeki yeni bir uzlaşması için olanak ve önkoşul olarak değerlendirmekte, ABD�nin Irak işgaliyle Irak Kürdistanı�nda oluşturduğu yeni statüyü ise, Türkiye gericiliğini buna "ikna" için baskı unsuru olarak değerlendirmeye çalışmaktadırlar. Kürt burjuva ve büyük toprak sahibi üst kesimlerin giderek belirginlik kazanacak şekilde hareket üzerindeki etkilerini artırmaları ve asıl yönlendirici konumuna gelmeleri bu politikanın güç bulmasını da kolaylaştırmıştır.
Kürt sorununu bu biçimde �Kürt dil ve kültür reformu�na indirgeme; Amerikan emperyalizminin Ortadoğu halklarına yönelik saldırgan-yayılmacı politikaları ve Irak Kürt yöneticilerinin bu politikaya yedeklenmeleriyle ortaya çıkan durumun Türkiye gericiliğinin saflarında yarattığı kaygıları bu biçimde kullanmaya çalışma; Türk burjuvazisine, Kürtlerle kültürel-dilsel bazı konularda varılacak asgari anlaşma karşılığı, ulusal kaderini tayin sorununu, en azından şimdilik gündemden �çıkarma�, �çıkarabilme� çağrısı anlamına gelmektedir. Bu çağrı ve onu şekillendiren politika Kürtlerin ulusal özgürlük talebini karşılamaktan uzaktır; ancak, bizim buradaki amacımız bu görüşlerin etraflıca eleştirisi değildir.
Diğer yandan Irak�ın işgali ve ABD�nin bölgeye yerleşmesi, Kürtlerin bölgenin öteki halklarıyla ilişkilerini daha fazla sabote etmesine ve emperyalist tehdit ve hegemonya tehlikesinin bizzat Kürtlerin kendileri için de daha dolaysız hale gelmesine rağmen, Kürt burjuva çevreleriyle onların sözcülüğünü üstlenen bazı Kürt �aydınları�, ABD ve AB ülkeleri eliyle ya da onların baskısıyla sorunun çözümlenebileceğini ileri sürmektedirler.
Kürt ulusal mücadelesinin bugünkü durumu ve yukarıda işaret edilen gelişmeler, Kürt işçileriyle kent ve kır emekçilerinin hareket içinde kendi sınıf talepleri ve tutumlarıyla daha etkin biçimde yer almalarının ve Türk ulusundan olanları başta olmak üzere tüm milliyetlerden işçi ve emekçilerle birliği ve dayanışmayı esas almalarının önemini daha da artırıyor. Kürt işçi ve emekçilerinin bu tutumu, emperyalistlerin Kürt ulus sorununun istismar ve halkları birbirlerine boğazlatma politikasını etkisizleştirmek bakımından da gereklidir. ABD�nin ve öteki başlıca emperyalist devletlerin Kürt özgürlük mücadelesini kendi çıkarları yönünde kullanmaları ve böylece Kürtleri hegemonyaları altına daha kesin biçimde almaları da ancak böylesi bir mücadeleyle engellenebilir.
İşçi sınıfı ve Kürt sorununun demokratik çözümü
Türk burjuvazisinin Kürt politikası, burjuvazinin çeşitli kesimleri, burjuva devleti ve hükümeti ve öteki sermaye kurumları içinde yarattığı gerginlik ve denebilir ki bölünmelere karşın, bugün de esası itibariyle inkâr ve baskıya dayalı olmaya devam ediyor ve Batılı emperyalistler dün olduğu gibi bugün de Kürt sorununun Türkiye ve Ortadoğu�ya yönelik stratejilerine uygun olarak istismarını sürdürüyorlar.
İşçi sınıfı ve emekçilerin, tüm toplumun, ama öncelikle tüm milliyetlerden ezilenlerin ve bölgemiz halklarının yaşamını bu ölçüde etkileyen bir sorun karşısında kayıtsız kalmaları, sorunun sermaye ve hükümetleriyle öteki düzen kurumları tarafından, gerici amaçlar yönünde istismarı ve kullanılmasına olanakları artıracaktır. Bu politika ve tutumlardan en fazla zarar görenler ise, Kürtlerle birlikte Türk ulusundan ve öteki milliyetlerden işçi ve emekçilerdir. Gelişmeler bu bakımdan da, işçi sınıfı ve emekçilerin Kürt sorununu sermaye politikalarından ayrışan bir tutumla ele almalarını acil bir zorunluluk haline getirmiştir. Bu bakımdan sorun ve durum kısaca ve özü itibariyle şöyledir:
1-) Kürt sorununun, günümüz Türkiye�sinin en önemli toplumsal sorunlarından biri ve çözümü acil bir sorun olarak gündemin �ortasında durması�nın nedeni, Kürtlerin ulus olarak varlıklarıyla ulusal kaderini tayin hakkının, tüm Cumhuriyet tarihi süresince (82 yıldır) burjuvazi tarafından ısrarla reddedilmesidir.
a-) Türk burjuvazisi, Türkiye�de Kürtlerin de yaşadıkları ve ulusal haklarının tanınması gerektiği görüşünü, bölücülük ve ihanet sayıyor ve Türk işçi ve emekçilerini bu temelde yedeklemeye çalışıyor.
Türk devleti ve hükümetlerinin bu politikası, ulusları birbirine yabancılaştırma-güvensizleştirme ve bölme politikasıdır. Burjuvazi zora dayalı asimilasyonu �birliğin ve kaynaşmanın� koşulu gösteriyor. Oysa, ulusların kaynaşmasının yolu ulusal baskının ortadan kalkmasından geçiyor ve bunun olabilirliğinin siyasal ölçütü de, ayrılmaya ya da birlikte yaşamaya serbestçe karar verme özgürlüğündedir. �Birlik� üzerine propagandayı sürdüren Türk burjuvazisi, �birliğin� zora değil, ancak �rızaya dayalı� olarak gerçekleşebileceğini kabullenmemekte; Kürtlerin istek ve iradesini önemsememektedir.
b-) Türkiye�nin, komşularıyla ilişkilerinin hak eşitliği, haklara saygı ve dostluk içinde iyileşmesine de hizmet edecek bir uluslar politikasına; barış ve özgürlük içinde birlikte yaşamayı olanaklı kılacak bir Kürt politikasına ihtiyacı vardır. Bunun başlıca koşullarından biri, Kürt ulusal varlığı ve Kürtlerin kendi kaderlerini özgürce belirleme haklarının tanınmasıdır. Ulusal tam hak eşitliğinin sağlanması, bölgede barışın gerçekleşmesi ve bölge halklarının bölgeye yönelik emperyalist müdahalelere karşı birlikte savaşmalarının da temelidir. Türkiye demokratikleşmedikçe, baskı, ayrımcılık ve inkârda ısrar sürdükçe, ulusal çelişki daha fazla keskinleşerek daha sert çatışmaları gündeme getirecek; dil-kültür alanındaki kimi kısıtlı iyileştirmeler dahi, açmazın unsuru olmaktan öteye geçemeyecektir. Kürt ve Türkler arasında hak eşitliğine ve gönüllülüğe dayalı kardeşliğin gelişmesi, emperyalizme karşı birleşmenin zeminini de güçlendirecek; ABD�nin ve diğer emperyalistlerin istismar politikalarını önemli oranda akamete uğratacaktır.
c-) İşbirlikçi gericilik, Kürtlere yönelik inkâr ve sürekli baskı politikasıyla ezen ve ezilen ulus işçilerinin sermayeye karşı birlikte mücadelesinin önüne önyargı ve güvensizliklerin güçlü duvarını örmüştür. Kürt ve Türk emekçileri arasına sokulan güvensizliğin ortadan kaldırılması ve şoven önyargılarla karartılan ve geriye atılan sınıf savaşımının bu yükten kurtarılması için mücadele büyük önem taşımaktadır. Çünkü, tutarlı bir demokratizm olmadan ve Kürtlerin ulusal varlığı ve haklarını ret politikasına son verilmeden, bu sorunun neden olduğu güvensizlik, kaygı ve yabancılaşma yok edilemez; çatışma ve �bölünme� tehdidi ortadan kaldırılamaz.
Kendisi de sermaye tarafından sömürülen ve baskı altında tutulan Türk işçisinin, ezilen ve sömürülen sınıfın mensubu olduğunun bilinciyle hareket etmesi, Kürt ve Türk emekçilerinin dayanışması ve birliğini daha da güçlendirmenin, Kürtlerin tabi tutuldukları baskı ve ayrımcı uygulamalara karşı mücadeleye bağlı olduğunu bilerek, kent ve kır emekçileriyle birlikte, ulusal baskı ve inkâr politikasına karşı ve ulusal hak eşitliği için mücadeleyi yükseltmesi, bütün bu anti-demokratik uygulamaların ortadan kaldırılması için zorunludur.7
Ulusal baskı ve ayrımcılık ulusal çelişkileri öne çıkarmakta, eşit haklara sahip olmama kaynaklı ulusal dar görüşçü ve şovenist önyargı, güvensizlik ve duyguların işçi ve emekçiler içinde gelişmesine ve onların birbirlerinden uzak durmalarına neden olmakta; burjuvazinin ulusal çıkarlar adına işçileri yedeklemesine olanak yaratmaktadır. Ulusal baskı ve ayrımcılığın ve onun neden olduğu gerginlik ve çatışmalar, ulusal tecrit edilmişliğin ortadan kaldırılması her şeyden önce emekçilerin birliği önündeki engellerin ortadan kaldırılmasına hizmet edecek ve sınıfsal kurtuluş için mücadeleyi güçlendirecektir.
Ezen ve ezilen ulusun sınıf bilincine varmış işçileri, burjuvaziye karşı tüm demokratik talepleri ve temel demokrasi taleplerinden biri olarak ulusların kaderlerini tayin hakkını kararlıca savunarak sermayenin ördüğü emekçileri bölücü duvarları yıkabilir; güvene ve gönüllülüğe dayalı birliği sağlayabilirler. Sınıf bilinçli işçiler ulusal ayrımcılık ve ezen ulus yararına ayrıcalıkların ortadan kaldırılması için mücadele etmeden, bütün milliyetlerden işçi ve emekçilerin sınıf örgütlerinde birliğini ve burjuvazi ve emperyalizme karşı tek cephesini gerçekleştiremezler. Bütün uluslardan işçilerin tam birliği olmadan ise, sermaye ve gericilik yenilgiye uğratılamaz. Ezen ulusun işçileri, �ezilen ulusun siyasal bağımsızlığını elde etmesi; yani ayrı bir ulusal devlet kurmasını amaçlayan bir ayaklanma�sının ezen ulus gericiliği tarafından kuvvetle ya da başka türden bastırılmasına direndikleri zaman, kendi sınıf çıkarlarına uygun hareket etmiş olurlar. Türk işçileri, Kürtlerin Türklerden ayrı bir ulus olduklarını reddetmenin, Kürt halk kitleleri içinde güvensizliğe yol açacağını, işçi ve emekçilerin burjuvaziye ve emperyalizme karşı mücadelesini zaafa uğratıp güçten düşüreceğini ve ezen ulus şovenizmine güç vereceğini bilerek, �biz �diyeceklerdir� kendi kaderini tayin hakkını, ayrılma özgürlüğünü tanıyoruz; bu hakkın zorla, baskı altına alınarak engellenmesine karşı çıkıyoruz; ve bunu yaparak, özgür ulusların eşit, demokratik birliğinin zeminini yaratıyoruz�. Ulusların kaynaşmasını �kolaylaştırmak ve çabuklaştırmak� için bunu yapacağız.� Ayrılmadan yana değiliz; ama zoraki birlik sürekli olarak kapitalistler yararına bölünmeyi gündemde tuttuğu ve birliğimizi kemirdiği için bunu yapacağız.
Bu tutum gereklidir; çünkü, ezen ve ezilen ulus proleterlerinin gönüllü ve güvenli birliği, ezen ulus işçilerinin ulusal baskının son bulmasını sağlayacak mücadelenin başını çekmelerinden geçmektedir. Ulusların ve dillerin tam hak eşitliği -her ulusun kendi kaderini tayin hakkını tanımak, bu hakkı tanırken, ulusal bağımsızlık isteklerine verilecek desteği, işçi sınıfının burjuvazi ve emperyalizme karşı mücadelesinin çıkarlarına bağlamak; tek doğru tutum budur.
d-) Ulusal baskı, baskı altındaki halkların ulusal direncini doğurur. Bu direncin hemen her zaman �ulusal ayaklanma eğilimi� gösterdiğini ulusal hareketlerin tarihi kanıtlamıştır. Ezilen ulusların özgürlük için mücadelesi baskının ortadan kaldırılmasına yöneliktir ve bu nedenle de demokratik bir muhtevaya sahiptir. İşçi sınıfının anti-demokratik siyasal sisteme ve emperyalizme karşı mücadelesinin gücü emekçilerin birliğindedir ve sınıf bilinçli işçi ve ezilenlerin ileri kitlesi, burjuvazinin ulusal baskı politikasıyla hareketini zaafa uğratmasına ve eylemini �ulusal köken farkı� kaynaklı sorunlarla bölmesine izin veremez. Kürtlerin ulusal haklarının kararlıca savunulması aynı nedenle Türk ve Kürt emekçilerinin sınıf birliğinin güçlendirilmesine ve kapitalist gericiliğin bu yoldan püskürtülmesine hizmet edecektir. Türk ve Kürt işçi ve emekçilerinin birliği ve kaynaşmasının; demokratizmin ve ulusal bağımsızlığın tüm uluslar için geçerli oluşunun yolu ancak böyle açılabilir. Hak eşitliği temeli üzerinde, �ulusal azınlıklar�ın gerçekleştirilmesi olanaklı istemlerinin yerine getirilmesi, elbette sermayenin sömürü ve baskı olanağını ortadan kaldırmayacak ama emekçilerin bu saldırıların kaynağında sermaye sisteminin olduğunu görmeleri için olanakları genişletecek; ulusal hak eşitliği yönünde adım atılmasını sağlayacak ve bu da sermayeye karşı mücadelede başlı başına bir kazanım olacaktır.
e-) Sınıf bilinçli işçilerin, ulusal sorun �parolası�, �egemen ulusun (ya da nüfusun çoğunluğunu oluşturan ulusun) siyasal yönden ayrılma isteği gösteren ulusa karşı hangi biçimde olursa olsun kuvvet kullanmasına� koşulsuz olarak karşı çıkmak; �böyle bir ayrılma sorununun�, bizde örneğin Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları topraklarda, hiçbir dış baskı ve engellemeye olanak tanımayan siyasal ortamda, �dolaysız ve eşit oy hakkı temeline dayalı olarak gizli oyla kararlaştırması� için mücadele etmek olmalıdır. Ulusal kaderini tayin etmeyi, dışardan, şiddete başvurarak ya da haksız biçimde etkilemeye yönelik her türlü gerici çabayla mücadele etmek, işçi sınıfının, özellikle de Türk ulusundan işçilerin görevidir. Türk burjuvazisi ve tüm burjuva düzen partilerinin kesintisiz biçimde propaganda ederek işçi sınıfı ve emekçilerin birleşik hareketi ve mücadelesini engellemekte kullandıkları burjuva görüşlerin en �incelmiş� ve sinsi olanlarından biri, ulusalcılık üzerinden sürdürülen ve �ülkenin bölünmek istendiği� iddiasıyla yaygınlaştırılanıdır. Türk ulusundan işçiler, Türk burjuvazisinin bu gerici tutumu ve ayrımcı milliyetçiliğiyle kendi aralarına kesin ve kalın sınır çekmeden, sermayeye karşı tüm milliyetlerden işçilerin birliğini gerçekleştiremez ve sağlamlaştıramazlar.
f-) Kendi kaderini tayin hakkı, içeriği bakımından genel demokratik bir haktır ve proletarya bu hakkı desteklemekle, bu hakkın tanınması için mücadele yürütmekle, ayrılma ve kendi bağımsız devletini kurmanın her koşulda uygun düşüp düşmediğine ilişkin tutumu birbirinden ayırabilecek bilinçle hareket edecektir. Ulusların, ayrı devlet kurmak dahil kendi kaderlerini tayin etme hakkının tanınmasının anlamı, ezilen ulusun mutlak ayrılması değil; ayrılma ya da nasıl isterse öyle yaşama özgürlüğüne sahip olmasıdır. İşçi sınıfı bu hakkın kayıtsız koşulsuz tanınması için mücadele edecek, hakkın kullanım biçiminin emekçilerin yararına olmadığı durumlarda ise, bunun zararlarını ve yanlışlığını ortaya koyma ve her somut durumda, ayrılmanın �öğütlenir olup olmadığı�nın ayrıca belirlenmesi üzerine propaganda hakkını koruyacaktır. Ayrı ayrı uluslar tam hak eşitliği temelinde ve gönüllülük esası üzerinden bir tek devlet içinde de birleşebilir ve birlikte yaşayabilirler. Bu, �tüm öteki koşulların aynı olması durumunda�, proletaryanın kapitalizme karşı mücadelesini daha ileriden ve daha güçlü yürütmesi için koşulların oluşmasına da hizmet edecektir.
Türkiye gibi bir ülkede, Kürtlerin ulusal haklarını teminat altına alan demokratik bir Anayasal cumhuriyet koşulları oluşturulmadıkça, yaşanacak olan, ülkenin bizzat tekelci gericilik tarafından bir halklar boğazlaşmasına sürüklenmesidir. Bunun bir bölünmeyi içermesinin ya da ona yol açmasının hayli güçlü bir olasılık olduğu ise, gelişmelere mantıklı yaklaşacak herkesin görebileceği bir şeydir. Bunun için, �devletin A�sından Z�sine demokratik bir dönüşümden geçirilmesi�, ulusların ve dillerin tam hak eşitliğini güvenceye alan baştan aşağı demokratik bir Anayasal sistemin oluşturulması; ve ezen ulus yararına yasal ve fiili ayrıcalıklara son verilmesi kesin gerekliliktir. İleri ve sınıf bilinçli işçi, bugünkü koşullarda, tüm milliyetlerden işçilerin tüm işçi sınıfı örgütlerinde en tam birliğini gerçekleştirerek tam demokrasi için mücadele yürütmeden, burjuva sınıf egemenliğine son verme, kapitalizmi tasfiye ve sosyalizmi gerçekleştirme amacına ulaşamaz.
Baskı ve zorun her çeşidine karşı mücadele etmekle sorumlu Türk işçisi, kendi burjuvazisinin ayrıcalıklarına direnmeden, onun milliyetçi şovenizmini yenmeden, ezilen ulus işçi ve emekçileriyle güvene dayalı birliği geliştiremez ve güçlendiremez. Türk işçisi, Kürtlerin ulusal haklarına sahip olmalarını savunmada her geri duruşun, işbirlikçi gericilik ve burjuvazinin yararına olduğunu görmeli, ezen ulus şovenizmiyle ezilen ulusun burjuva milliyetçiliğini ayırt etmeli, zulme karşı yönelmiş genel bir demokratik içerik taşıyan ezilen ulus hareketinin zorla bastırılmasına karşı çıkmalıdır. Bunun için, ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkı tanınmalı; buna hizmet etmek üzere demokratik bir Anayasanın oluşturulması ve yasalarda ezen ulus burjuvazisi yararına tüm maddelerin değiştirilmesi için mücadele edilmelidir. Sınıf bilinçli işçilerin, ulusal kaderini tayin hakkının tanınması için propagandayı, Türk ulusundan işçilerin ulusal ön yargılarını incitme korkusuyla yürütmekten kaçınmalarından �bu, özenli bir tutuma ihtiyacı yadsımaz� yararlanacak olan işbirlikçi gericilik olacak ve Türk şovenizmi bundan güç bulacaktır.
g-) Ulusların tam hak eşitliği burjuva milliyetçi, şoven ve ayrımcı politikaların panzehiridir. Bu, Sovyetler Birliği�nin kurulmasıyla birlikte onlarca ulustan emekçilerin onlarca yıl, eşit haklara sahip olarak birlikte yaşamalarıyla kanıtlandı. Sosyalist SB�yi yıkan iç ve dış burjuva-emperyalist güçlerin eski Sovyet topraklarını ve Doğu Avrupa�yı uluslar boğazlaşması alanına yeniden çevirmeleriyle de ulusların eşitliğinin ihlali durumunda ortaya çıkacak tehlike yeniden görüldü. Yugoslavya�da emperyalist uluslar politikasının halklar boğazlaşması anlamına geldiği bir kez daha kanıtlandı.
h-) Ulusal kurtuluş mücadelesinin, işçi ve emekçilerin burjuvazi ve emperyalizme karşı mücadelesine bağlanması zorunluluğundan, ulusal sorunun kapitalizm koşullarında önemini yitirdiği ve ulusal bağımsızlığın, kapitalizm tasfiye edilmeden gerçekleşemeyeceği sonucu çıkarılamaz. Proletaryanın çıkarı, bir ulusal boğazlaşmaya sürüklenmeden ulusal hak eşitliği için koşulların oluşturulmasındadır.
2-) Kürt sorununun anti emperyalist demokratik çözümü için Kürt işçi ve emekçilerinin özgürlük mücadelesinin başında yer almaları ve tüm milliyetlerden Türkiye işçileriyle tüm sınıf örgütlerinde sermayeye karşı birleşmek için çaba göstermeleri büyük bir önem taşımaktadır.
a-) Geri toplumsal yapı, geri kalmışlık ya da bıraktırılmışlık, küçük ölçekli tarımsal üretimin güçlü oluşu ve feodal aşiretçi yapının henüz tümüyle tasfiye edilmemiş olması, ulusal dar görüşlülüğü beslemekte; bu da, feodalizmin tüm kalıntı ve etkilerine karşı mücadeleyi ve ulusal darlılıkların aşılması için özenli bir çalışmayı gerekli kılmaktadır.
b-) Kürt burjuva feodal çevreleri, bu toplumsal yapılanmadan da yararlanarak, hareketi kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye; bölgedeki gelişmeleri bu yönde değerlendirerek emperyalist büyük güçlerin rotasına sokmaya; bu gelişmeleri dayanak edinerek Türk gericiliğiyle ilişkilerini yenilemeye çalışmaktadırlar. Kürt üst sınıflarının bu politikası, Kürt, Türk ve diğer milliyetlerden emekçilerin çıkarlarına ve kurtuluş mücadelesine darbe vurma özelliğine sahiptir.
c-) Ulusal hareketin burjuva demokratik bir hareket oluşu ve Kürt burjuvazisinin Kürt özgürlük mücadelesini sınıf çıkarları yönünde etkilemeye ve ulusal hareketi bu doğrultuda yönlendirmeye çalışması, Kürt işçi sınıfına, ulusal hareket içinde sınıf savaşımı koşullarının olgunlaşması için kendi ilkelerini ileri sürme; sermayeye karşı propaganda ve örgütlenme özgürlüğü için mücadele sorumluluğu yüklemektedir. Kapitalizmin Kürt kentlerindeki gelişmesi bugün daha ileri düzeydedir ve sınıf ayrışması, üzeri örtülemeyecek biçimde sürmektedir. Bu durum, Kürt işçi ve emekçilerine, kapitalistlere karşı sosyal-iktisadi taleplerle mücadeleye atılmaları olanağı sağlamaktadır. Kürt işçisi ulusal dar görüş sınırlarında kalarak, hareketini sermayeden bağımsız bir harekete dönüştüremez. Kürt işçi ve emekçilerinin ulusal özgürlük mücadelesinde tutacakları ileri mevzi, hareketin Kürt feodalleri ve burjuva-feodal çevrelerin yönetiminde geçmişte yaşadığı ağır yenilgileri �bir daha yaşamaması� için, ve bugün ABD-AB gibi emperyalist güçlere yamanma eğilimi içindeki Kürt üst sınıflarına karşı, bağımsızlıkçı tutumun savunulması ve sürdürülmesi için de güvence olacaktır.
�Sonuç� yerine
Birden fazla ulusun yaşadığı Türkiye�de, �tüm ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasını güvenceye alan demokratik bir cumhuriyet� isteği; tüm milliyetlerden işçi ve emekçilerin çıkarına olan tek istemdir. İşçi sınıfının bilinçli unsurları, �ulusal kaderini tayin etmeyi, dışardan, şiddete baş vurarak ya da haksız biçimde etkilemeye dönük her türlü çaba�ya karşı mücadele etmeden, tüm ulusların işçi ve emekçilerinin sermaye ve emperyalizm karşısındaki birliğini sağlayamazlar. Koşullar ise, bazı zorluklar olmakla birlikte, böylesi bir birlik ve talepler etrafında mücadele için uygundur. Özelleştirme saldırısı, işten atmalar, vergi yükünün artırılması, kamu personel yasası ve sağlıkta yeni yapılanma dayatması, artan işsizlik ve yoksulluk, ücret düşüklüğü ve bunun �Doğu-Güneydoğu� için daha da düşük tutulması için gündeme getirilen �bölgesel asgari ücret� politikası, tarım ve hayvancılığı tahrip eden uygulamalar, politik sosyal haklarda yeni kısıtlamalar ve teröre karşı mücadele adına Olağanüstü Hal uygulamalarına geçiş yönündeki ordu baskısı, vs; bütün bunlar, birleşik mücadeleyi zorunlu kılmaktadır. Bu mücadelede Kürt işçi ve emekçilerinin kitlesel boyutta yer almalarını kolaylaştıracak �etkenler�den biri de Kürtlerin ulusal haklarının tutarlılıkla savunulmasıdır.
Ezilen ulusun ayrılma özgürlüğü ve Kürt ulusunun eşit bir ulus olarak tanınması için işbirlikçi Türk gericiliğine karşı mücadele Türk ve Kürtler arasında kardeşlik duygularının gelişmesinin ön koşuludur.
Kürtlerin ulusal demokratik hakları için mücadele, iki halkın yakınlaşmasına, kardeşlik fikrinin gelişmesine, ortak talepler etrafında mücadele zemininin güçlenmesine hizmet edecek; mücadele içinde, hangi ulustan olurlarsa olsunlar, emekçiler kazanma olanaklarının birleşmeleriyle arttığını görecekler; Kürt işçi ve emekçileri, Kürt burjuva-feodal çevrelerin etkisinden; ve Türk ve öteki milliyetlerden işçi ve emekçiler Türk tekelci burjuvazisi ve emperyalizmin siyasi-ideolojik etkisinden kurtulma olanağını daha fazla bulacaklardır.
Kapitalizmin yüz binlerce-milyonlarca Kürt emekçisini Türkiye�nin Batı kentlerine çekerek; sermaye ilişkileri içinde Türk ve öteki emekçilerle aynı koşullarda bir araya getirmesi, tüm milliyetlerden işçi ve emekçilerin sermayeye karşı birliği için nesnel dayanakları oluşturan en önemli gelişmelerden biridir. Türk ve Kürt işçisi, bu nesnel koşulları, emekçilerin sermaye ve gericiliğe karşı, tüm sınıf örgütlerindeki emekçilerin birliğini daha da güçlendirmenin ve mücadeleyi yükseltmenin dayanağı olarak değerlendirmeyi başardığında, burjuvazinin bölücülük propagandasıyla hareketinin saflarında yarattığı tahribatları gidermenin olanağını da elde etmiş olacaktır.
Emperyalizm işbirlikçisi Türkiye gericiliğinin Kürt sorunu etrafında yürüttüğü, ve hedefi halk kitlelerini Türk ulusalcılığı ve şovenizmi çizgisinde yedekleme olan politikasına karşı, halk kitleleri içinde, soruna ilişkin tarihsel ve güncel gerçeklerin açıklanmasını esas alan bir aydınlatmanın önemi artmıştır. Buna bağlı olarak aşağıdaki taleplerin savunulması aciliyet kazanmıştır.
1-) Kürtlerin varlığı ve ulusal hakları koşulsuz olarak tanınmalı, Kürt dili ve kültürünün serbestçe gelişmesinin önündeki engeller kaldırılmalı; Kürtçenin ve Kürt kültürünün geliştirilmesi ve Kürtçenin Türkçenin yanı sıra �kamusal alan� başta olmak üzere yaşamın her alanında kullanılması için olanak yaratılmalıdır.
2-) Koruculuk sistemi dağıtılmalı, özel kuvvetlerin faaliyetlerine ve olağanüstü uygulamalara son verilmeli; halka karşı suç işlemiş ve işlemeye devam eden gizli-açık kontra güçlerin sorumluları ve tetikçileri sorgulanmalı ve cezalandırılmalıdır.
3-) Köye dönüşlerin önündeki engeller kaldırılmalı; Kürt köylüsünün maddi ve manevi zararları tazmin edilmelidir.
4-) İşsizlik ve yoksulluğun azaltılması için acil önlemler alınmalı; yatırımlar teşvik edilmeli, sanayi ve tarımın gelişmesi için altyapı hizmetleri yerine getirilmeli; insanca yaşam için gerekli koşullar oluşturularak herkese tüm temel gereksinmelerini karşılayacak gelir sağlanmalı, eğitim ve sağlıklı yaşam olanağı herkes için parasız �karşılığı devletçe ödenerek� ve eksiksiz gerçekleştirilmelidir.
5-) GAP alanı uluslararası ve işbirlikçi sermayenin talanından kurtarılarak bölgenin topraksız, az topraklı ve yoksul emekçileri yararına düzenlenmeli; büyük toprak sahipleri ve aşiret reislerinin köylüler üzerindeki baskısına son verilmeli; bunların el koyduğu toprakların köylüler yararına düzenlenmesini esas alan reform gerçekleştirilmelidir.
EK no: 1
Kürt yaşamı ve hareketinde �tarihsel� bazı satır başları
Kürt halk hareketi, �tarih öncesi� bir yana bırakılsa bile, kabilesel-aşiretçi ve feodal dönemden bugüne, hayli hareketli bir tarihi evrimleşme sürecinden geçerek gelmiştir ve hareketin bugününü doğru değerlendirebilmek için bu süreci, kısa satırbaşları şeklinde de olsa, göz önüne getirmek yararlı olacaktır. Söylenmesi gereken ilk şey, Kürtlerin yaşadıkları toprakların, Roma dönemi bir yana bırakılırsa, yüzyıllar boyu, Bizans-Pers ve Arap; Bizans-Selçuklu ve Osmanlı; Osmanlı-İran kapışmalarına ve etkinlik mücadelesine sahne olduğudur. M.S. 300�lü yıllardan başlayarak 900�lü yılların sonuna kadar bu durum devam etmiş; 913-1062 yılları arasında Kürt feodallerinin yönetimindeki şehir �devletleri� hem kendi aralarında savaşmışlar, hem de Bizans, Pers, Akkoyunlu-Karakoyunlu, Selçuklu, Moğol, Safavi akınlarına ve işgallerine sahne olmuşlar; 1071 Malazgirt Savaşı ise, Selçukluların zaferiyle sonuçlanmış, Alparslan-Melikşah yönetimlerinde Kürdistan fethedilerek Selçuklu devletine bağlanmıştır.
XIV-XV. yüzyıllar ise, Osmanlı-Safavi devletlerinin Kürt bölgesine hakim olma savaşlarının yoğunluk kazanmasının yanı sıra, Kürtlerin sonraki yaşamlarında etkin olacak feodal derebeylerin, sınıfsal çıkarlarla izledikleri politikanın, bölgenin bu iki büyük gücünün ilişkilerinde bağlanarak şekillendiği bir dönemdir. Şah İsmail�e karşı, Çaldıran Savaşı�nı (1514) Kürt feodallerinin yardımıyla kazanan Yavuz Selim�in, Osmanlı Devleti�nin Kürtler üzerindeki etkisini artırması, bu bakımdan ve o dönemin koşullarında, Kürt tarihinde bir �dönemeç noktası� oluşturmuştur. Bitlis Şeyhi İdrisi Bidlisi�nin topladığı Kürt Emir ve Beyleri, Osmanlı yönetimine bağlılık ilanıyla Kürt topraklarının Osmanlı�ya bağlanması yönünde ilk büyük politik �anlaşma�yı yapmışlar; Bidlisi aracılığıyla Kürt aşiret beylerini yanına alan ve Çaldıran�ı Kürtlerin yardımıyla kazanan Yavuz Selim, yayınladığı fermanla, Kürt feodallerinin konumlarını sağlamlaştırmış ve böylece Safavi İranı�na karşı önemli bir gücü kullanma olanağını da elde etmiştir. Kürt beyleri ise bu durumdan konumlarını güçlendirmek üzere yararlanmışlar, Kürt emekçilerini baskı altına alma ve sömürmede dayanak olarak kullanmışlardır. Bu gelişmeler ve çatışmalar içinde, Kürt toprakları ilk kez, Osmanlı İmparatorluğu ile İran arasında yapılan Kasrı Şirin Anlaşması�yla(1639) bölünmüştür.8
Kürtlerin Osmanlı İmparatorluğu�na, emirlik ve mirlik düzeni temelindeki bağlanması sonraki dönemlerde de devam etmiştir. Osmanlı padişahları için, başka devletlerle savaşlarda seferber edecekleri askeri gücün unsuru olma ve halktan aldıkları vergilerin bir bölümünü İmparatorluk hazinesine aktarma karşılığında, yerel Kürt �iktidarları�nın varlığı, yönetim tarzlarına aykırı görülmemiştir. 1800�lü yılların ilk çeyreğinde, Kürt toprakları, Kürt bey ve emirlerinin Sultan�a bağlı olarak yönettikleri 26 �eyalet�e ayrılmıştı. Bu durum 1834�teki Kürt isyanlarına kadar devam etti. Mir Muhammed ve Bedirhan Bey ayaklanmaları yeni baskı politikalarının gerekçesi olarak kullanıldı. 1839 Tanzimat Fermanı�yla getirilen düzenlemeler etkisiz kaldı ve bu �deneyimi� de kullanarak Osmanlı yönetimi, 1864�te, Kürtlerin yaşadıkları eyaletleri birleştirerek daha büyük vilayetlere dönüştürdü. Yönetimlerine Türk �vali� ve �paşa�lar atadı. İmparatorluk yönetimi için Kürt başkaldırıları ve Kürt beylerinin başına buyruk olma istekleri uyarıcı olmuştu.
Kürt feodalleri kendi bölgelerinin egemeni olmak istiyorlardı ve bunun gerçekleşmesi, Osmanlı hakimiyeti ve idaresinin toprakların merkezi sahipliği, vergi ve asker temini gibi olanaklar yönünden kayba uğraması demekti. Batı ile Doğu arasındaki geçiş bölgelerinde yer alan Kürt toprakları, bölge ülkeleri arasındaki egemenlik mücadelesinin ve Batılı büyük devletlerin Doğu politikasının konularından birini oluşturuyordu. 19. ve 20. yüzyılda başta İngiltere olmak üzere, ABD, Almanya ve Fransa, Ortadoğu-Asya Hindistan politikaları kapsamında, Kürtlerin Osmanlı ve İran devletleriyle ilişkilerini istismar etmeye daha fazla koyulmuşlardı. Bunlar, bölgenin farklı milliyet ve inançlardan halklarını birbirlerine karşı kışkırtarak; bu halklar üzerinde hakimiyet kurmaya çalışıyorlardı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında ise Alman emperyalizmi, Osmanlı ordularını, generalleri (Moltke ve Sanders) aracılığıyla doğrudan yönlendirerek, Rusya�ya karşı Alman-Osmanlı zaferi için Kürtlerin ezilmesi politikasını dayatmıştı.
19. yüzyıl başlarında, Kürdistan Emirleri hâlâ Osmanlı merkezi yönetimi altında �yarı bağımsız�; iktidarı tanıyan ve fakat kendileri de Yavuz Selim ve Kanuni Süleyman zamanlarından gelme �temsiliyet� durumuna resmiyet kazandırılmış yönetimlerini sürdürüyorlardı. Ancak bu dönemde, başlıcaları Baban, Soran, Bahdinan, Bohtan ve Hakkari Emirlikleri olan yerel yönetimlerle Osmanlı merkezi idaresi arasındaki ilişkiler eski �işleyiş� ve düzenlenme özelliğini önemli oranda yitirmiş ve artık daha fazla sorun olmaya başlamıştı. Kürt feodal beyleri, �yarı bağımsız� sosyal-siyasal konumlarını sürdürmek, daha da önemlisi, merkezi yönetimin vesayetinden kurtulmak istiyorlardı. İmparatorluğun karşı karşıya olduğu sorunlar, çöküş süreci, komşu devletlerle savaşlar ve Balkan halklarının özgürlükçü başkaldırıları, Kürt beylerini, bu hedeflerine ulaşmak üzere harekete geçmeye yöneltiyordu. 1818�de kendisini �Emir Mansur� (bağımsız vali) ilan eden Mir Muhammed, Soran bölgesindeki şehir ve köylerin yönetimini kendi atadığı kişilerin yönetimine vermiş, ekonomik yaşamı kendi kurallarınca düzenlemeye girişmiş ve 1832-34�te Bağdat, Kerkük, Musul ve Amadiye�den Cizre�ye kadar olan bölgede bağımsızlık ilan etmişti. 1840�lı yıllarda Cizre Emiri Bedirhen bey, vergi ve asker vermeyi reddederek, Kürt emirlerinin �kutsal birliği�ni oluşturmuş; Van, Muş, Bitlis ve Diyarbakır�ı da kapsamak üzere �bağımsız bir Kürdistan kurma zamanının geldiğine� hükmetmiş ve isyan etmişti. 1855�te Yezdan Şer, 1879�da Şeyh Ubeydullah, 1912�de Simko İsmail isyanlarıyla Kürt feodallerinin öncülük ettikleri isyanlar sonraki yıllarda da devam etmiş ve Osmanlı yönetimi, �sorunun temelli çözülmesi� iddiasıyla askeri bastırma harekâtlarıyla sonuç almaya yönelmişti. Bu durum, �Kürdistan�ın bir kez daha fethi�ni gündeme getirmiş; Osmanlı orduları, İmparatorluğun çeşitli bölgelerinde ve bağlı beyliklerde (örneğin Mısır�da M. Ali Paşa isyanı) feodal-askeri yönetimi altında �yarı özerk� durumdaki feodal Kürt beylerinin bu �geleneksel özerkliğini� tasfiyeye girişmişlerdi. Osmanlı hükümdarları Kürtlerin aşiret yapısından ve Kürt bey ve emirlerinin iç kavgalarından yararlanıyor; aralarındaki çelişkileri kullanarak, birbirleriyle çatışmalarını sağlıyor, satın alıyor ve böylece hakimiyetlerini sağlamlaştırıyorlardı. Kürt topraklarının sürekli savaş alanı olması; kavim-aşiret ilişkilerine dayanan �tarihi� Kürt toplumsal yapısı ve onunla da ilişkili olarak Kürtler arasındaki çıkar ve yönetim kavgaları iktisadi-toplumsal gelişme-uluslaşma ve ulusal kurtuluş mücadelesini olumsuz yönde etkiliyordu.9
Bu durum 20. yüzyıla kadar böyle devam etti. Kürt toplumu ve hareketinin 20. yüzyıl boyunca nasıl bir seyir izlediğine ise bu yazının ilgili diğer bölümlerinde çok kısa özet halinde de olsa, değinildi.
DİPNOTLAR
1 Tayip Erdoğan Diyarbakır konuşmasında şunları söylüyordu: �Türkiye ne kadar Ankara�ysa, İstanbul�sa, Konya, Samsun, Erzurum ise o kadar da Diyarbakır�dır bu böyle bilinsin. (...) Her ülkede geçmişte hatalar yapılmıştır, her ülke geçmişinde zor günler yaşamıştır. Türkiye gibi büyük bir devlet ve güçlü bir ülke de pek çok zorluğun harmanından geçerek bugünlere geliyor. O nedenle geçmişte yapılan hataları yok saymak büyük devletlere asla yakışmaz. Büyük devlet ve güçlü millet kendisi ile yüzleşerek hatalarını ve sevaplarını masaya yatırarak geleceğe yürüme özgüvenine sahip devlet ve millettir. Ben milletimin, devletimin özgüveniyle tarih bilincine ve coğrafya şuuruna inanan bir kadronun başbakanı olarak huzurunuzdayım. Ve şuna inanıyorum: Büyük millet olmak, geçmişle yüzleşerek geleceğe yürürken, geçmişin davalarıyla geleceği ipotek altına almamakla mümkündür. (...) Geçmişte siyasi veya idari bazı hatalar dönem dönem pek çok toplum kesimine yapılmış olabilir. İlla her soruna bir ad koymak da gerekmez, çünkü sorunlar hepimizindir. Ama illa ad koyalım diyorsanız, Kürt sorunu da bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorunudur. Benim de sorunumdur. Sorunların parça parça adresi olmaz. Bütün sorunlar Kürt olsun, Çerkez olsun, Abaza olsun, Laz olsun, bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ortak sorunudur. (...) Biz büyük bir devlet ve millet olarak bu ülkeyi kuranların bize miras bıraktığı temel prensipler ve Cumhuriyet ilkesi, Anayasal düzen dairesinde her sorunu daha çok demokrasi, daha çok vatandaşlık hukuku ve daha çok refah içinde çözeceğiz. Her sorunu bu anlayış içinde çözüyoruz ve çözeceğiz.�
2 Demirel�in �Ben Kürt�üm diyen Türkiye�nin vatandaşları devlete sadık kaldılar. Bence buna minnet duymak lazım. Türkiye birliğine, Kurtuluş Savaşı�ndaki sadakatlerinin başka bir şeklini gösterdiler. Yoksa çıkılmazdı bu işin içersinden� diyerek tartışmaya katılması ve �Ben Kürt�üm diyen adama, �Hayır değilsin. Hepimiz Türk�üz. Lisanını unuttun� deniyordu. Ben de dedim ki; bu doğru değil. Hepimiz Türkiye Cumhuriyeti�nin vatandaşlarıyız. Milletin adı Türk milleti. Ama değişik etnik ve inanç gruplarından gelebiliriz. Gene Türk milletini teşkil ederiz, Türk vatandaşı oluruz. Cumhuriyet�in üstünde kurulduğu ulus-devlet budur.� diye açıklamalar yapmasının nedeni de bu gelişmelerdi.
3 Ulusal baskı ve eşitsizliklerin ve onun kaynağı olarak kapitalizm ve kapitalist emperyalizmin ortadan kaldırılmasıyla, bir süreç içinde ve eşit ilişkiler temelinde, dünya uluslarının bir büyük dünya toplumu halinde şekillenmesiyle, bu tarihsel kategori ömrünü tamamlayacaktır.
4 İlgili okur için, Kürtlerin tarihsel süreçteki durumuna ilişkin bazı satır başlarını bu yazının sonunda, bir özet ek olarak veriyoruz.
5 Türk gericiliğinin �kırmızı çizgiler� vurgusuyla �Kerkük�e sefer� açıklamalarına, ABD�nin cevabı Süleymaniye kentinde Türk özel kuvvetlerinin başlarına çuval geçirilmesi olmuştu. İşgalci, Türkiye gericiliğinin Kürt itirazını, bölgenin hakim gücü konumundan aşağılayarak, çiğnemekteydi. Onun tehdit edici aşağılamasından işbirlikçilerin çıkardığı sonuç, �ABD ile ilişkilerin tamir edilmesi� adına yeni tavizlerin verilmesi, ABD�nin bölge politikalarına hizmet edecek yeni adımların atılması oldu. Başbakan ve Dışişleri Bakanı başta olmak üzere AKP hükümetinin yetkilileri, Suriye ve İran�a karşı ABD�nin �mesaj taşıyıcıları� rolünü üstlendiler; Bush yönetiminin bölge ülkeleri ve halklarına karşı sürdürdüğü saldırganlığa, sözümona insani gerekçelerle hava sahasını açma ve kara yollarından �lojistik malzemenin nakli� için imkan tanıma gibi hizmetlerinin karşılığı olarak Kandil�e operasyon yapılmasını istediler. FBI Başkanı Mueller ve CIA Başkanı Goss�un yönetimindeki bir yığın ajanı �kabul ederek� bölge ülkeleri ve halklarına düşmanca planlar üzerinden �pazarlığa oturdular�, Pentagon�da kararlaştırılan ve CIA Başkanı Goss�un ilan ettiği, �dünya çapında yeni ve aktif mücadele çizgisi�nde Türkiye�ye biçilen rolü, �bölgenin güçlü ülkesi olma� iddiasıyla kabullenmekten kaçınmadılar. ABD�li yetkililerin Türkiye ziyaretiyle eş zamanlı olarak, Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt�ın Amerika�ya yaptığı ziyaret ve İsrail Genelkurmay Başkanı Halutz�un Türkiye�ye gelişi, Türkiye-ABD-İsrail işbirliğiyle bölge ülkeleri ve halkları için daha tehlikeli politik-askeri gelişmelerin söz konusu olduğunu ortaya koydu.
ABD, İsrail, Türkiye ve Irak Kürt yöneticileri arasında Irak Kürdistanı�nda gizli toplantılar düzenlendiği, bu toplantılarda Irak ve bölgenin geleceği konusunda pazarlıklar yapıldığı; ABD�nin, Türkiye�den, İran�a karşı saldırı için başta İncirlik üssünün kullanımı olmak üzere, önemli tavizler kopardığı, bu �görüşme� trafiğinin başlıca konusunun ABD�nin, 2006 yılında İran�ın askeri ve nükleer üslerine bir hava harekâtı yapmasıyla işbirliği karşılığında, Türkiye�nin de İran�da bulunan PKK kamplarına saldırı olanağı sağlanması olduğu Alman, Avusturya ve Türkiye basınında yer aldı.
Bütün bu gelişmeler, ABD�nin Irak�a müdahalesiyle oluşan yeni durumda, bütün tarafların mevzilenme ve ilişkilerini yeniden düzenlemeye giriştiğinin de göstergesiydi.
6 Buna, ABD�nin bölgedeki en önemli uydusu ve bölgenin en önemli nükleer gücü olan İsrail Siyonizmi�ni de eklemek gerekiyor. İsrail yönetimi Filistin halkına yönelik katliam politikasını ABD�nin koruması ve desteğinde sürdürmekte, İran ve Suriye�ye karşı savaşçı politika izlemekte, Kürt sorununu özellikle bu iki ülke başta olmak üzere sorunla dolaysız muhatap ülkelere karşı şantaj aracı olarak kullanmaktadır. İsrail yönetimi, Irak�ın işgali için zemin hazırlamada da ABD gölgesinde, taşeron-kontra güç olarak iş gördü.
7 Türk burjuvazisi, Türkmenlere hak gördüğünü; Kıbrıs�ta 120 bin Türk kökenli için �ki önemli bir kesimi Türkiye�den taşınmışlardır� istediği devlet olma hakkını Kürtler için �kabul edilemez� görmekte, Kürtlerin �kültürel hakları�nı dahi bölücülük nedeni saymakta; Türk işçi ve emekçilerini bu şoven-ırkçı ve gerici görüşlerle zehirlemeye; emekçilerin sermayeye karşı hareketini bölüp-etkisizleştirmeye çalışmaktadır. Türk ulusundan işçiler bugüne değin, Türkçe konuştuğu için cezalandırılmış bir tek kişi olmadığı; ama Kürtçe konuşmanın, çocuklarına Kürtçe isim vermenin, kendini Kürtçeyle savunmaya çalışmanın ise, örneklerinin yaygınlığıyla kanıtlandığı üzere, soruşturulma, sorgulanma ve cezalandırılma nedeni olduğu üzerinde düşünmezlik edemezler. Bu politikanın kendilerine en küçük bir yararı olmadığı; sosyal-siyasal ve iktisadi kısıtlılık ve saldırıların bu politikayla gerekçelendirildiğini görmezlik edemezler. Kürt özgürlük mücadelesi gerekçe gösterilerek çıkarılan Takrir-i Sükun-Mecbur-i İskan Yasalarından ve Olağanüstü Hal uygulamalarından, ulusal kökeni ne olursa olsun tüm işçi ve emekçiler büyük zarar görmüşlerdir. Zorunlu ikamete tabi tutulma, evi ve maddi varlıklarının tahribi ve talanı, hayvanlarının öldürülmesi, köylerin topluca ortadan kaldırılması (son yirmi yıl içinde 3400 köy ve mezranın zorla boşaltıldığı artık inkâr bile edilemiyor) Türk tekelci burjuvazinin Kürtler üzerindeki ulusal zulmünün en bariz göstergesidir.
8 1. Dünya Savaşı sonrasında bir kez daha ve İngiliz-Fransız emperyalistlerinin Suriye ve Irak�ı hakimiyetlerine (manda yönetimi) almalarıyla bir kez daha, bu sefer dörde bölünmüş oldu.
9 Başlıca tarım ve hayvancılık olan iktisadi faaliyet, 1800�lü yıllarda kilimcilik, boya maddesi, zeytin ve hayvan ürünleri üretimi ve değişimi üzerinden belirli bir çeşitlilik göstermekle birlikte, sözü edilmeye değer bir gelişme gösterememişti. Bununla birlikte Diyarbakır-Musul gibi önemli Kürt kentlerinin Batılı tüccarların geçiş yolu üzerinde bulunması nedeniyle belirli bir ticari gelişme sağlanmıştı ve Kürt feodal beyleri bu durumu kendi yararlarına kullanmak istemekteydiler. Toprak aristokrasisi, pazarla bağlantılı ürünlerin sahipliğini elinde bulunduruyor, kervan yollarının yakınındaki bölgelerin ürünlerini �bir ölçüde� değişime sürüyor ve ticari sermaye için birikim olanağını elde edebiliyordu. 1830-40�lı yıllardan itibaren Doğu ülkelerinin Batı kapitalizmine bağlanması, İngiliz sanayi mallarının Osmanlı topraklarına, Halep bölgesine ve Hindistan pazarına girişiyle Kürt topraklarında da daha geriden gelmek üzere ticari bir hareketlilik görülmeye başlanmıştı. İngiliz mallarının pazara akışının en önemli etkilerinden biri de, henüz yeni gelişmeye başlamış olan küçük sanayi (tekstil, boyacılık, örmecilik, halıcılık, ürün hasadı ve değişimi, vs.) gelişmesinin önlenmiş olmasıydı. Kürt kentleri önemli hammaddeler barındırmalarına rağmen, Osmanlı yönetimlerinin buna önem vermemeleri sonucu, perakende ve toptan ticaret, küçük üretim ve ürün satışı kapsamında bir ekonomik faaliyet vardı. Diyarbakır�da kağıt ve ipekçilik yapılıyor, üretilen ürünler Bağdat ve Musul�a ve Osmanlı ülkesinin kuzey kentlerine gönderiliyordu. Boya üretiliyor, iplik boyanmasında kullanılıyor ve �ihraç ediliyor�du. Susam yağı, zeytin ve zeytin yağı da �ihraç malları� arasındaydı. Bohtan Emirliğinin merkezi Cizre, Bağdat-İstanbul �Kervan Yolu� üzerinde bulunması ve nehir ulaşımına olanak sağlaması nedeniyle önemli bir ticaret merkeziydi.
Osmanlı toprak sistemi, toprak sahipliğinin �askeri tımar biçimi� ve askerlik için beylere toprak tahsisi, diğer yandan 18. yüzyılın sonlarına doğru, bu toprakların feodal, yarı feodal toprak sahiplerinin mülkü haline gelmesini sağlamıştı. Kürt beyleri, merkezi iktidar tarafından �miri toprak�ları �devlete, devlet hazinesine ait toprak� padişaha silahlı güç verme karşılığında işletme hakkı elde etmişler ve zamanla bunların bir kesimini kendi mülklerine geçirmişlerdi. Bu uygulama padişah II. Mahmut dönemine kadar devam etmiş, Padişah Abdulmecit ise, �Gülhane Hattı Hümayunu�yla (padişah fermanı), devletin sarsılmazlığının önceki dönemin uygulamalarıyla zaafa uğratıldığını belirterek, kuralların dışına çıkanlarla anlaşmayacağını ilan etmişti.
Kürt emir ve beylerinin toprak sahipliği ve yerel iktidarları, bu durum ister merkezi yönetimin bilgisi ve �izni� dahilinde isterse merkezi yönetimi tanımamaları sonucu oluşsun, sonraki isyanların ortaya çıkmasında ve Türkiye Cumhuriyeti devleti ile ilişkilerinde dayanak oluşturuyordu. Osmanlı döneminde, toprakların belirli bölümünden yararlanan Kürt beyleri (emirleri), Sultanının iktidarını tanımak, sarayın ileri gelenlerine hediyeler vermek, vergi ve asker toplayıp bir bölümünü merkeze göndermek karşılığında, topraklar üzerindeki miras hakkını sağlama bağlayan hükümdar ferman ve beratlarıyla mülklerinin sınırlarını genişletmişler, yerel yönetim ve vergi kuralları koyma olanağı bulmuşlardı. Osmanlı idaresinde ve fakat feodal Kürt beylerinin �yerel iktidarları� altında en fazla baskı gören ve ezilen ise, Kürt köylüleriydi. Kürt feodal yöneticiler kendi kabile topluluklarının ezilmesi ve yoksulluğu pahasına köylüleri çalıştırarak toprakları işliyor; Mir Muhammed ve Bedirhan Bey gibi, yönetimlerini sağlamlaştırmak üzere himayesindeki insanların yaşamına ilgi gösterenleri de dahil, feodal yöneticiler, halkın yoksulluğunu dert edinmiyorlardı.
Nisan 2006
Son yıllarda, sendikalardan söz edildiğinde en çok gündeme gelen konuların başında; mevcut sendikaların ihtiyaca yanıt vermediği, dolayısıyla "sendikaların yeniden inşa edilmesi" gerektiği gelmektedir. Burada sözü edilen, elbette, mevcut sendikal yapının, işçileri sermaye güçleri karşısına organize bir biçimde dikememesi; dolayısıyla sendikaların varlık nedeninin tartışılır hale gelmesidir.
Bugün; emek mücadelesi, sınıf kaygısı duyan hiç kimse; sendikaların başarılı olduğunu, üstüne düşeni yaptığını söyleyememektedir. Tersine, bugün sendikaların rolü için ortak görüş; mevcut sendikaların, rollerini, işçileri, patronlar ve hükümetlerin isteklerine ikna etmeye indirgedikleri (bir tür uzlaştırıcı, iki taraf arasında arabulucu gibi davrandıkları) biçimindedir. Ama öte yandan, sendika yöneticileri de, işçilerin sendikaların etrafında yeterince birleşmediğinden yakınmaktadır. Ve genellikle de; işçiler sendikacıları; mücadeleyi örgütlemekten kaçınmakla, patronlar ve hükümetlerle uzlaşmayı ana tutum olarak benimsemekle eleştirirken, sendikacılar da; "İşçiler mücadele etmek istiyor da, biz mi önüne geçiyoruz?" türünden demagojik karşı iddialar öne sürmektedir. Bu tartışmalar yıllardır sürmektedir ve bu süreçte sendikaların etkinliği giderek azalmakta, üye sayıları hızla düşmekte; özelleştirme ve taşeronlaştırma doğrultusunda atılan her adım, sendikal yapılardan birkaç tuğla daha düşürmeye devam etmektedir.
Bu, sendikal alandaki tablonun yarısıdır. Öteki yarısı ise, daha farklıdır. Bu yarıda; sınıfın genç kesimi vardır. Ve bu yarıdan söz edildiğinde, ülkenin birçok bölgesine yayılan işletmeler ve daha çok da organize sanayi bölgelerinde ortaya çıkan işçi mücadelelerinden söz etmiş oluruz.
Bu işletmelerde ve sanayi havzalarında işçiler; irili ufaklı sayısız direniş ve çeşitli mücadele biçimleriyle, bazen toplu işten çıkarmalara, bazen sigortasız çalışmaya, bazen keyfi uygulamalara, bazen iş kazalarına, vb. karşı mücadele etmektedir. Çoğu zaman da bu mücadeleler, şu veya bu taleple sınırlı kalmayıp, o işyerindeki işçilerin sendikalaşma mücadelesi'yle birleşip ilerlemektedir. Bu çok sayıdaki mücadelenin pek azı ülke çapında gündeme gelebilirken, yine pek azı başarıyla sonuçlanarak, sendikalaşma amacına ulaşmakta; çok büyük bir çoğunluğu ise, ya patronların manevralarıyla yenilmekte, ya sendikalaşmayla ilgili patron yanlısı yasalara çarpmakta ya da sendikal bürokrasinin işçilere sahip çıkmaması gibi nedenlerle başarısızlıkla sonuçlanmaktadır. Ama bu başarısızlıklar bile, mücadelelerin yeniden yeniden; bazen daha önce birkaç kez yenilmiş işyerlerinde bile, ortaya çıkmasını engelleyememektedir.
Yine bu tablonun bu yanında; sosyal güvenliğin Genel Sağlık Sigortası yasası yoluyla çökertilmesi amaçlı "reform"a karşı mücadelenin genellikle kamu emekçileri merkezli olarak sürdüğünü ve az çok faaliyet sürdürülen üretim ve hizmet birimlerinde mücadelenin geniş yığınları kapsayacak belirtiler göstererek ilerlediğini görmek gerekir1. Bu yaygın ve genellikle birbirinden bağımsız mücadelelere, özelleştirmeye karşı mücadelenin, zaman zaman yükselen zaman zaman alçalan bir tempoda da olsa, bir yandan yenilgilerle, öte yandan hükümete geri adım attıran kısmi başarılarla, ama teslim olmadan sürdüğünü eklemeliyiz.
"SENDİKALARIN YENİDEN İNŞASI"NDAN NE ANLIYORUZ?
Bir yanda sınıfın küçük bir bölümünü çatıları altına toplamış (yüzde 8'ini), ama bu üyelerini bile muhafazada güçlük çeken sendikalar vardır. Öte yanda ise, yüz binlerce işçi sendikalı olmak için uğraşmakta; kimi zaman bu amaçla işini kaybetmeyi bile göze alan eylemlere girişmektedirler.
Bu, elbette çelişik bir tablodur ve olup bitenleri anlamak da öyle kolay değildir.
İlk bakışta sorunun çözümü kolay görünür: Sendikalar gider, zaten sendikalaşmak isteyen işçileri üye yapar ve işçiler de sendikalı olmuş olur!
Ama gerçekte böyle olamamaktadır. Çünkü; ne sendikal bürokrasinin yönetiminde ve uzlaşmacı bir sendikacılık kültürü üstünde oluşan sendikaların bu işyerlerinin zorluklarını aşacak etkinlikte bir faaliyet yürütmesi mümkün olmakta2, ne de sendikalaşmak isteyen işçiler "hadi üye ol" dendiği zaman koşarak üye olabilmektedir. Çünkü; işçiler sendikalaşmak istiyor, ama üye olacağı sendikaya da güvenmek istiyor; en azından sendikal hakkını yasal olarak elde edinceye kadar kendisini satmamasını, patronlarla el altından anlaşmamasını, ilk zorluklar karşısında bir kâr-zarar hesabı yapıp işçileri ortada bırakıp gitmemesini de istiyor.
İşte tablo böyledir ve "sendikaların yeniden inşası", bu birbiriyle çelişir görünen eğilimlerin çarpışması içinde yapılan bir mücadeledir.
Sadece bu kadar da değil. Bir yanda özelleştirme, taşeronlaştırma, esnek çalışma yöntemleri ve teknolojik gelişmenin imkanları devreye sokulup büyük işletmeler parçalanır, işçiler birbirlerine işyerlerinden başlayarak rakip gösterilip aralarında rekabet kışkırtılırken, öte yandan da, onlarca, yüzlerce fabrikanın (bu fabrikalarda çalışan işçi sayıları 25-80 bin arasında değişmektedir) aynı sanayi bölgeleri (organize sanayi bölgeleri) içinde toplanıp, birbirine çok yakın ücret ve çalışma koşullarıyla çalışmaya zorlanması; işçilerin ortak çıkarlarını görmelerini kolaylaştıran mekân ve yerleşim birliği, işçiler arasında birliği ve ortak mücadeleyi geliştirmenin sınırsız imkanlarını sunmaktadır.
Sendikal yapının bir "yapı modeli" olarak açıklanması
Bu koşullarda "sendikaların yeniden inşası"ndan söz ederken neden söz etmekteyiz? Bunu bir "model" üstünde tartışmak, hem sorunun, hem de çözümü için yapılacakların ne olduğunun anlaşılmasında kolaylık sağlayacaktır.
Söz konusu olan sendikaların yeniden inşası olunca, modelimizi de bir "bina inşa etme" olarak seçebiliriz.
Bir binanın inşasında başlıca iki şey önemlidir. Birincisi, üstüne yapılan binayı taşıyan ve onun ayakta kalmasını destekleyen sağlam bir zemin (temel); ikincisi ise; binanın rüzgara, soğuğa, fırtınalara, depreme ve diğer dış etkenlere karşı içindekilerin güvenle barınmasını sağlayan bir yapı. Dolayısıyla bu yapının harcının, demirinin sağlam ve binayı yapan mimarın da, elbette zemin ve üstüne inşa edilen binanın birbirini tamamlaması açısından gereken bilgi ve beceriye sahip olması gerekir.
Burada zemin, işçi sınıfının, sınıf olarak birlik ve bütünlüğü; ulusal ve uluslararası plandaki kazanımlarıyla edindiği pozisyon; sermaye karşısında bir sınıf olarak avantajları ve elbette dezavantajları tarafından belirlenen konumudur.
Bina ise; işçi sınıfının somut örgütlenmesine karşılık gelmektedir ve sınıfın sendikal örgütlülüğünün ifadesidir. Burada birleştirici harç; sendikalara yön veren sendikacılık anlayışıdır.
Mevcut sendikaların dünü ve bugünü arasında ne fark vardır; dün kuruldukları zemin bugün nasıl değişmiştir? Dün içinde barınan işçiler için onları sermaye saldırısından korumada az çok işe yarar görünen yapılar, bugün neden işçileri koruyamaz olmuştur?
Ya da soruyu şöyle soralım: Sendikaların bugün işçilerin işine yaraması; işçilerin yeniden birleştirilip sermaye güçlerinin karşısına dikilebilmesi için, yeniden yapılandırılması gereken nedir? Zeminin yeniden sağlamlaşması için nasıl bir değişiklik gerekmektedir? Zemin üstündeki yapının içinde barınan işçileri koruyacak sağlamlıkta olabilmesi için yapı nasıl kurulacaktır ve hangi "harç" kullanılmalıdır?
Bu modeli, sendikal alana aktarırsak; söylenenlerin daha iyi anlaşılması için, mevcut sendikaların biçimlendiği 1950'li yıllarda, sendikaların kurulduğu (bazılarının da yeniden biçimlendirildiği) dönemde, bu sendikaların kurulduğu "zemin" nasıldır? Kısaca buna bakalım:
2. Dünya Savaşı sonrası yıllarda, işçi sınıfı, insanlığı faşizmden kurtarırken, Avrupa'nın ortasına kadar sosyalizmin sınırlarını genişleten, Çin'de, Vietnam'da emperyalizme darbeler vuran; tüm dünyadaki ilerici hareketi (sınıf mücadeleleri ve ulusal kurtuluş mücadeleleri) kendi etrafında toparlayan bir sınıf olmanın özgüvenini taşıyordu. Sadece sosyalist ülkelerde değil, kapitalist ülkelerde de, işçi sınıfı bu özgüvenle davranan bir pozisyon edinmişti. İşçi hakları tarihte görülmedik boyutta yasalara geçmiş; işçi taleplerinin, kapitalizm koşulları altında gerçekleşebileceği kadarıyla gerçekleştiği, işsizlerle çalışan işçiler, aralarındaki rekabet neredeyse sona erecek ölçüde sosyal haklarla donatılmıştı. Çünkü; birçok ülkede işçiler iktidarın eşiğinden dönmüştü. O yıllarda kapitalizm, kapitalistlerin her gün, "Acaba hâlâbiz mi iktidardayız yoksa işçiler mi?" diye korkuyla uyandıkları bir dönemden geçiyordu. Bu yüzden de, Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda, Danimarka gibi en gelişmiş ülkelerde, kapitalistler; "sosyal devletçi haklar" denilen hakları kabul etmek karşılığında kapitalizme karşı işçilerin baş kaldırmayacağı biçiminde bir "sosyal anlaşma"yla adeta canlarını kurtarmıştı.
Kısacası, 40'lı 50'li yıllarda, işçilerin çeşitli kesimleri arasında olduğu gibi, işsizlerle işçiler arasında da rekabet en aza inmiş; dolayısıyla sınıfın birliği ve bütünlüğü konusunda uluslararası çapta ve gelişmiş kapitalist ülkelerde, görece hayli ileri düzeyde bir birlik doğmuştu.3
Bu temel; işçi sınıfının, sermaye güçleri karşısında uluslararası alanda ve başlıca kapitalist ülkelerde ulusal planda, sendikalarının üstünde şekillenmesi için son derece sağlam bir zemin oluşturuyordu.
İşte, konumuz açısından, dönemi karakterize eden reformcu sendika merkezleri, işçi sınıfının mücadelesi ve sosyalizmin başarılarının uluslararası burjuvaziyi geriletmesinin meyvesi olan, kapitalist ülkelerin yasalarına, anayasalarına kadar geçen bu sosyal haklar temeli üstünde biçimlendiler.
1940'lı, '50'li yıllarda kapitalist ülkelerde gerçekleşen "sendikal yeniden biçimlenme", kimi ülkelerde eski reformcu sendikaların canlandırılması biçiminde olurken, kimilerinde sınıf sendikacılığı çizgisindeki sendika merkezlerinin, zamanla, sermaye güçlerinin baskısı ve sendikal bürokrasinin gayretiyle reformcu bir çizgiye çekilmesi biçiminde gerçekleşti. Ama işçi hareketi ve sosyalizmin uluslararası pozisyonu o kadar güçlüydü ki; gelişmiş ülkelerde sendikaların reformcu bir çizgiye çekilmesi bile, sınıfın, kapitalistler karşısında maddi ve moral üstünlüğünü uzunca bir süre (çeyrek yüzyıl kadar) korumasına yetti. Bu oldukça sağlam temel üstünde yükselen binalar (sendikalar) da; "çimentosu"ndan, "demiri"nden çalındığı (uzlaşmacı, reformcu sendikacılık anlayışıyla yönlendirildiği), kötü "mimarlar" (burjuva sendika uzmanları ve sendikal bürokrasi) tarafından inşa edildiği halde, işçi yığınlarının gözünde bir işleve sahip göründüler. En azından bu binalar, o günün koşullarında ortaya çıkan kar, yağmur, soğuk, küçük çaplı depremler gibi durumlardan içinde oturanları (işçileri) az çok koruyan bir rol oynadılar.
Yani sendikalar, uzlaşmacı bir çizgide bulunmalarına ve yönetimlerinde işçi aristokrasisiyle, genel olarak işçi kitlesiyle giderek bağları kopan bürokratik kurumlara dönüşme sürecinde olmalarına karşın, işçilerin kitlesel olarak örgütlendikleri ve haklarını korumada yararlandıkları merkezler oldular; kimi işçi haklarının gelişmesinde bir role sahip olabildiler. Bu "ılımlı", "uzlaşmacı, reformcu sendikacılığı" işe yararmış gibi gösteren dönemin; '70'lerin ikinci yarısından itibaren ufukta kara bulutlar belirmesiyle sonu gelmeye ve bu tür sendikacılıkla birlikte sendikaların sorunları da görülmeye başladı. Güçlenen fırtınalar, yağmur ve daha sert depremlerin ortaya çıkmasıyla birlikte, eski yapılar içinde oturanları koruyamaz duruma geldiler; zeminde de bozulmanın baş göstermesiyle yapı temelden sallanmaya başladı.
70'lerin ikinci yarısından itibaren sosyalizm ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin baskısını artık eskisi gibi hissetmeyen sermaye güçlerinin, işçilerin kazanılmış haklarını da ortadan kaldırma amaçlı ekonomi politikaları devreye sokmaları, hemen işçilerin yasal haklarının kaldırılması biçiminde yansımadı; ama fiiliyatta kimi haklar görmezden gelinmeye başlandı. Kitlesel işten çıkarmalar, işçilerin ücretleri arasındaki farklılıkların büyüyen bir eğilim göstermeye başlaması, giderek işletmeler düzeyindeki TİS'lerin yerini "grup sözleşmeleri"nin alması, kademelendirme ve yüzdelik ücret uygulamaları, sömürüyü yoğunlaştıran yöntemlerin devreye sokulması saldırıların ilk adımlarını oluşturdu. Süreç, esnek çalışmaya giden yolun açılması; özelleştirmelerle iş güvencesinin ve kamuda çalışmanın özel sektörde çalışmayı da biçimlendiren bir sektör olmaktan çıkarılması, ... taşeronlaştırma, sanayilerin başka ülkelere göçürülmesi (coğrafi esneklik) vb. biçiminde ilerledi. Bu ve benzer pek çok gelişme; bu sendikaların üstünde yükseldiği az çok bütünleşmiş işçi zeminini; aralarında rekabet olan kesimlere ayıran; haklarıyla, çalışma koşullarıyla, ücret düzeyleriyle, yasal olarak belirlenen çalışma statüleriyle işçilerin bölündüğü bir zemine dönüşmesinde belirleyici etkenler oldu.
Bütün bunların da ötesinde, Kruşçevizmle başlayan, sosyalizmin, kapitalizm karşısında yakın ve somut bir tehdit olmaktan çıkma sürecine girmesi ve sosyalizm cephesindeki bölünmeler; işçi sınıfının ileri kesimi içindeki bölünme, işçi sınıfının sermaye güçleri karşısında uluslararası plandaki moral üstünlüğünü zaafa uğratan bir sürecin de başlangıcı oldu.
Bu, bir binanın zeminde "fay kırıkları", toprak kayması, bataklık oluşması gibi bir durumdu. Zemindeki bu değişim; üstündeki derme çatma binayı, en küçük rüzgâr ve küçük sarsıntılar karşısında bile güvenli olmaktan çıkarmaya başladı. Ve bu yapılar, önceki gibi, aynı binalar olarak kalsalar bile; "yaşlanmış" ve zemini bozulmuş binalar olarak, artık içindekiler için koruyucu olma, içinde oturulur olma özelliklerini hızla kaybetme sürecine girdiler.
Yani mevcut sendikalar, '40'lı, '50'li yıllardaki yapılarını korusalar bile; bir yandan geçen yıllar içinde kendilerini yenilemedikleri için, ama daha da önemlisi işçiler arasına sokulan rekabetin, işçilerin uğradığı hak kayıplarının, çıkarılan yasa ve çalışma tekniklerinin işçiler arasındaki yarattığı bölünmenin oluşturduğu zemin; öbür taraftan sınıfın uluslararası ve ulusal pozisyonu olumsuz anlamda değiştiği için, yeni dönemin ihtiyacına az çok yanıt vermekte bile aciz kaldılar. Özelleştirme, taşeronlaştırma ve esnek çalışma yöntemlerinin devreye sokulması üstünden uluslararası bir saldırıya dönüşen işçi sınıfının haklarına yönelik saldırı karşısında, uzlaşmacı sendikacılığın yönlendiriciliğindeki sendikal yapıların işlevsizliği gözler önüne serildi.
Kısacası; '70'lerin ikinci yarısından sonra gelişen sendikal süreci; ayrıntılarından arındırırsak, şöyle özetleyebiliriz: Sendikal süreç, sendikaların üstünde yükseldiği; işçi sınıfının uluslararası ve ulusal birliğinin parçalandığı; sınıfın çeşitli kesimleri arasındaki rekabetin kışkırtıldığı ve bunun doğal sonucu olarak, sınıfın, sermaye güçleri karşısında pozisyon kaybına uğradığı bir karakter kazanmıştır.
Böylesi bir parçalanma karşısında, daha önce az çok işlevsel olan sendikal yapılar da; neredeyse tümüyle işlevsiz yapılar olarak, güç ve itibar yitimine uğramışlar; sendikaların yönetimini elinde bulunduran sendikal bürokrasi ise; kendi çıkarlarını korumayı daha da öne alarak, sermaye ile uzlaşmasını daha da derinleştirmeyi sendikaların varlığını sürdürmesinin tek yolu olarak benimsemiştir. Güç ve itibar yitimi pek çok sendika merkezi için ciddi ve sürekli üye kaybı olarak da ortaya çıkmış; esnek çalışma ve taşeronlaştırmanın sınıfı parçalaması arttıkça sendikaların üye kayıpları da artan bir seyre girmiştir.
Kamu emekçileri sendikalarının özelliği
Burada; "kamu emekçileri sendikaları için nasıl farklılıklar vardır?" sorusu gündeme gelebilir.
Şöyle ki, KESK4 '90'ların başında, Bahar Eylemleri'nin açtığı çizgide yürüyen ilerici, devrimci önderliğin etkin gayretleriyle, bir yasayla sınırlı olmadan ve fiili mücadelenin yarattığı imkanlar üstünde kurulmuş bir sendika merkezidir. KESK'in üstünde kurulduğu zemin, 657 Sayılı Devlet Personel Yasası tarafından ciddi bir iş güvencesiyle sağlamlaştırılmış (aynı zamanda memur statüsünün gerektirdiği kademelere bölünmüş) bir "zemin"di.
Yukarıdaki modelle bağlantılı olarak söylersek; KESK, "hazine arsasına ruhsatsız olarak kurulmuş bir yapı"ydı. Bu arazi biraz "meyilli"dir, ama kuruluş yıllarında, özellikle de alt gelir grubunda yer alan ve kamu emekçisi denilen, ama "memurlar"ın en kitlesel kesimini oluşturan geniş bir kesim için, oldukça sağlamdır. Binalar, "imar geçmemiş bir arazide, ruhsatsız" yapılmıştır; demiri, tuğlası "eksik" olsa da, harcı (mücadeleci bir sendikacılık anlayışı üstüne kurulmuş olması itibarıyla) oldukça güçlüdür. Ancak verilen mücadele sonunda, devlet bu yapıya bir "ruhsat" vermiştir (4688 Sayılı Kamu Emekçileri Sendikaları Yasası); ama yanında nispeten küçük arsaya birkaç bina daha yapılmasına izin vermiş, hatta bu yeni yapıları, KESK'e karşı destekleyerek teşvik etmiştir. Ve; bu parsellere, elektrik, su, kanalizasyon (bunlar grev ve TİS hakkı olarak düşünülebilir) gibi altyapı hizmetlerini getirmemiş; adeta bina yapanları cezalandırmıştır. Bunun da ötesinde; kısa süre sonra ise, bu meyilli araziye su salarak, üstündeki erozyonu, toprak kaymasını engelleyen ağaçları keserek, arsanın kaymamasını sağlayan bariyerleri tahrip edince de; üstteki yeni binalar hızla yıpranmış, (50 yıllık işçi sendikaları gibi) her fırtınada sarsılan, yağmur ve karda içine su alan, depremlerde içinde oturanlar için güvensiz yapılara dönüşmüştür.
Modelimizin gerçek hayattaki karşılığına dönersek; elbette, '90'ların başında henüz tam bozulmamış ve aynı yasaya bağlı çalışan kamu emekçilerinin oluşturduğu sendikal zemin; sonraki 10 yıl içinde hızla; kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine; hizmetlerin piyasa koşullarında üretilmesine yönelinmesinden sonra, çok çeşitli statüde çalışanların olduğu bir emekçi kesime dönüşmüştür. Bugün pek çok hizmet kolunda 657'ye bağlı emekçiler ortadan kalkarken, pek çok işkolunda ise; taşeron, geçici işçi, kadrolu işçi, vakıf işçisi, memur; sözleşmeli memur, memur ve işçi olmayan statüler gibi değişik statülerden emekçiler hizmet üretimine katılmaktadır. Ve 4688 Sayılı Kamu Emekçileri Sendikaları Yasası'ndan yararlanarak sendikalaşacak olan kamu emekçileri hızla azalmaktadır.
Eğer hükümet, Devlet Personel Rejimi Yasası'nı çıkarmayı başarır ve özelleştirmede amaçlarına varırsa; önümüzdeki 3-5 yıl içinde, 657'ye bağlı çalışan kamu emekçilerinin sayısı 500 bin civarına düşecek ve bunlardan sendikalaşabilir olanlar da herhalde 100-150 bini geçmeyecektir.
Bunun kamu emekçileri sendikaları için anlamı ise, fiziki olarak örgütleyeceği kitlenin bile küçülme sürecine girdiği bir sendikal mücadele demektir. Bunun mücadelede karşılığı ise; her emekli olan kamu emekçisiyle güç kaybeden bir sendika merkezi olmaktır.
"Sendikaların yeniden inşası" derken neyi kastediyoruz?
Şimdi artık; "Peki öyleyse, bugün sendikaların yeniden inşası derken neyi kastediyoruz?" sorusuna yanıt verebiliriz.
Yukarıdan beri söylenenler göz önüne alındığında; "Sendikaların yeniden inşası mücadelesi" derken şunları söylediğimiz anlaşılacaktır:
1- Sendikal zemindeki parçalanmışlığa son vermekten; sınıfın, işyeri, sanayi havzası, işkolu, ulusal ve uluslararası çapta birliğinin önündeki engelleri ortadan kaldırma mücadelesinden söz ediyoruz. Burada, en başta; işçiler arasındaki rekabeti kışkırtan yöntemlere, esnek çalışma ve ona bağlı geliştirilen yöntemlere karşı mücadele; dolayısıyla her sektör ve statüden işçilerin arasında rekabet değil birlik ve dayanışmayı esas alan taleplerin her talebin önüne konulması ve bu talepler etrafında bir mücadelenin, sendikaların oturacağı zemini güçlendirmenin ilk koşulu olduğunu görmek gerekir. Yani burada yapılması gereken; özelleştirmeye, taşeronlaştırmaya, esnek çalışma yöntemlerine karşı mücadelenin yanı sıra; ücretlendirmede işçiler arasındaki ücret farklılıklarını azaltan taleplerin öne çıkarılması; farklı statüden istihdama son verilerek, bütün statülerden işçiler için en elverişli, iş güvencesiyle desteklenen ve istihdamı tek statüye indirgemeyi amaçlayan bir mücadelenin örgütlenmesidir.
Bunun uzun soluklu ve her işyerinde adım adım verilmesi gereken bir mücadeleyi gerektireceği ortadadır. Elbette ki, bu işyerlerindeki mücadelenin, sınıfın, ülke, hatta uluslararası planda birleştirilmesini amaçlayan bir stratejinin parçası olması gerektiğini unutmadan.
2- "Sendikaların yeniden inşası" derken, ikinci olarak, sendikaların yapı olarak değişmesini; sendikaların, sınıf sendikacılığı fikri üstünden, mücadeleci, sınıfın ana kitlesinin mücadeleye katıldığı bir sendikacılık tarzıyla; demokratik, sınıfın iradesinin sendika yönetimlerinin en üst kademelerine kadar yansıdığı kurumlar olarak yeniden inşasından söz ediyoruz. Ama burada belirleyici olan; yasalar, teamüller, niyetler değil; sınıfın en geniş kesimlerinin kendi talepleri etrafında mücadeleye çekildiği bir sendikacılık tarzı ve kültürünün geliştirilmesidir. Bu, yenilenme ve değişim elbette her şeyden önce, mevcut sendikaların dönüştürülmesi; sendika-işçi ilişkisinin doğrudan kurulması ve ona paralel olarak yönetim ve iç demokrasinin gelişmesi üstünden sağlanacaktır. Ne var ki, bunun yetmediği yerlerde ise değişim ve yenilenmenin -işçi hareketi ve sendikal harekette geliştirici rol oynadığı ölçüde-, yeni sendikaların kurulmasının gündeme gelmesiyle sağlanacağı bir gerçektir. Burada sendikaların inşasında nesnel temel sınıfın ana kitlesinin sendikal mücadeleye çekilmesi olurken; sınıf sendikacılığı fikrinin bu sendikaların sağlamlaştırıcı harcı olarak sendikal kültürün oluşmasında ana besleyici olması da son derece önemlidir.
Yani, "sendikaların yeniden inşası" derken, bir "restorasyon" eski sendikaların, '50'li, '60'lı yıllardaki gibi, uzlaşmacı, reformcu çizgide yeniden kurulmasından değil; sınıf mücadeleci, sınıf sendikacılığını kılavuz edinen sendikalar olarak yeniden inşasından söz ediyoruz. Yani sendikaları yeniden kuracak olan, uzlaşmacı sendikacılar olmadığı gibi; sendikaların yeniden kurulmasında yapıştırıcı harç da reformcu sendikacılık anlayışları olmayacaktır. Tersine sendikalar; sınıf sendikacılığından aldıkları feyizle, mücadeleci sendikacılar, sınıfın ileri kesimleri tarafından "yeniden inşa edilecek"tir.
Böylece; bugünkü sendikaların işlevsizleşmesi karşısında, sorunun aşılmasını "çalışanların ortak yasasının çıkarılması"na bağlayanlar ya da "sosyal hareket sendikacılığı"nı savunanların yaklaşımlarıyla sendikaların yeniden inşası arasındaki fark da ortaya çıkmaktadır.
Bu tür sendikacılığı savunanlar; sendikaların kurulduğu zeminin parçalanmış olmasını, sınıfın eski devrimci niteliklerini yitirmesine, işçi sınıfının sendikalarda örgütlenecek kadar bile bir dinamizm taşımaz hale gelmesine bağlıyorlar. Bunu açıkça böyle söylemeseler bile (bazıları söylüyor da), mantıklarında bu var.
Onlara göre; işçi sınıfı sendikal mücadeleyi yürütecek güç ve imkanlarını tüketmiştir; sınıfın bu eksiğinin, ancak sınıf dışı kesimlerin (gençler, ev kadınları, işportacılar, işsizler, esnaflar, köylüler, emekliler, sporcular, öğrenciler vb.) de sendikalarda örgütlenmesiyle kapatılması mümkün olacaktır. Yani bu görüşte olanlar, sendikaların zemininin değişmesini, en azından zeminin genişletilerek; sınıf mücadeleci değil, "sivil toplumcu" bir yaklaşımla; değişik sınıf ve tabakaların sendikaların çatısı altında örgütlenmesini savunmaktadırlar.
Evet; eski "zemin", çimentosundan, demirinden çalınmış, yapıların üstünde duramayacağı kadar bozulmuştur; ama bunun için zemini değiştirmek değil; bir yandan zemini sağlamlaştırmak için gerekli çalışmaları yapar, öte yandan da; böyle bir zemin üstünde ayakta duracak kadar sağlam bir biçimde, gerekli malzemeyi doğru kullanarak, temeli yeterince derine atarak binayı yapmak gerekirken; onlara göre; bu zemin değiştirilmeli, en azından sendikaların bir ayağı da öteki emekçi sınıf ve tabakaların bulunduğu zemine oturtulmalıdır!
Kısacası; sendikaların yeniden inşası derken, sınıfın niteliklerini tartışmıyoruz. Tersine sınıfın çeşitli kesimleri arasına, hatta birer birer işçiler arasına rekabeti sokan üretim yöntemlerine, sınıfı mücadeleden alıkoyacak tekniklerin devreye sokulmasına karşı mücadeleyi, aynı zamanda, sınıfın ana kitlesinin sendikal mücadeleye çekilmesi, işyerlerinden başlayarak, ulusal ve uluslararası birliğinin sağlanması mücadelesiyle, sendikaların sınıfın kapitalizme karşı örgütlenme ve mücadele merkezleri olarak yeniden inşası mücadelesiyle birleştiren; bu iki mücadeleyi tek bir madalyonun iki yüzü olarak ele alan bir mücadeleyi anlıyoruz.6
Kısacası sendikaların yeniden inşasından söz ederken, sendikaların kurulduğu zeminin yeniden bütünleştirilmesi ve bizatihi sendikal yapının kendisinin yeniden inşasından söz ediyoruz.
ÜRETİM VE HİZMET BİRİMLERİNDEN BAŞLAYAN BİR SENDİKACILIK
Sendikaların ilk ortaya çıkışı, birer birer işyerlerindeki işçilerin bir araya gelerek, patrona karşı ortak bir tutum almak için aralarında birleşmeleriyle başlamıştır. Bu, sadece sınıfın tarih sahnesine çıktığı ilk dönemle ilgili de değildir. Hemen her ülkede, işçi sınıfının ortaya çıkmasına paralel olarak, ilk sendikalar işyerlerinde doğmuş, birer birer işyerlerindeki sendikaların birleşmesiyle bölgesel sendikal federasyonlar, işkolu sendikaları ve konfederasyonlar doğmuştur.
İşçilerin aralarında birleşmesi ve az çok örgütlü bir güç olarak patron karşısına çıkabilmesinin ilk koşulu; kendi aralarındaki rekabete son vererek, aralarındaki çıkar birliğinin farkına varmalarıyla olanaklı olmuştur. Başka bir söyleyişle, işçilerin aralarında birleşebilmeleri için ilk yaptıkları şey; aralarındaki rekabete son vermek olmuştur. Dolayısıyla sendikaların kurulmasının mümkün olabilmesi için işçilerin kendi aralarındaki rekabete son vermesi ön şart olmuştur. Elbette ki, işçilerin bunu fark etmesi uzun sürmüş ve pek çok yerde birkaç işçi kuşağının kendini tüketmesi gerekmiştir.
Sendika denebilecek ilk işçi örgütlerinin ortaya çıkmasının üstünden 300 yıl geçtikten sonra, bugün; "Bütün bu yüzyıllar boyunca sendikaların olmazsa olmaz koşulu ne olmuştur?" diye sorarsak; bu soruya hiç duraksamadan; "İşçiler arasındaki rekabete son vererek, onları patronlar karşısında birleştiren bir örgüt olmalarıdır" diyebiliriz. Sendikaların bütün öteki özellikleri; onların devrimci, uzlaşmacı, sınıf sendikası, sarı sendika filan gibi sıfatlar kazanması, tamamen bu ana işlevin üstüne eklenen bir "işlev" olmaktadır.
Yukardan beri sözünü ettiğimiz, son çeyrek yüzyıl içinde işçi sınıfının kazanılmış haklarına yönelik olarak sermaye odakları tarafından yönetilen saldırıların ve sınıfın çeşitli bölümleri, hatta her işletmede birer birer işçiler arasına rekabeti sokan esnek çalışma yöntemlerinin yaygınlaştırılmasının sonuçlarına bakıldığında; bugün de, ana sorunun, hâlâ, işçiler arasında rekabete son vermek olduğunu söylemek bir abartı olamaz. Dahası şunu da söyleyebiliriz ki; dün, sınıfın çeşitli tabakaları içinde; sınıfın ana kitlesiyle işçi aristokrasisi arasında, belki bir ölçüde de işsizlerle çalışan işçiler arasında rekabet vardı. Bugün ise; bir yandan aynı işyerinde, hatta aynı işi yapan ama çeşitli statülerde (taşeron işçisi, kadrolu işçi, geçici işçi, kadrolu kamu emekçisi, sözleşmeli kamu emekçisi vb.) çalıştırılan işçiler arasında, ve yine, aynı işyerinde aynı işi yapan her bir işçi arasında rekabet (performansa göre ücretlendirme) kışkırtılırken; öte yandan, aynı işkolundaki işçiler arasında bir rekabet; başka başka ülkelerde aynı işkolundan işçiler arasında rekabete kadar varmıştır. Sendikal hareketi tahrip eden ana etken de, bu, işçiler arasındaki rekabetin kışkırtılmasıdır. Başka bir söyleyişle, bugün de sendikal hareketin ana sorunu, işçiler arasındaki rekabete son vermek olarak karşımızda durmaktadır.
Bu rekabete son vermenin yolu; ne işçilere "Kendi aranızda rekabet etmeyin, bu patronların işine yarar" içerikli öğütler vermekten, ne de sendika yöneticilerinin aczini eleştirmekten geçer. Tam tersine; sınıfın ana kitlesinin işyerlerindeki uygulamalara karşı birleştirilmesi; sermayenin saldırısına karşı işçilerin birlik oluşturmasının önündeki engelleri ortadan kaldıran, işçilerin en somut talepleri etrafında mücadeleye çekilmesini esas alan bir mücadelenin örgütlenmesinden geçmektedir.
Kuşkusuz ki; bugün işçi sınıfının durumu, sınıfın ilk ortaya çıktığı yıllardaki gibi değildir. Bugün işçiler; dünyada olup bitenden anında haberdar olacak iletişim olanaklarına sahip oldukları gibi, aynı zamanda geçmiş sınıf mücadelelerinin deneyimlerinden öğrenme imkanına da sahiptirler. Dahası, mücadele hattıyla, sorunlarıyla da olsa, mevcut sendikalar, sendikal hareketin yenilenmesi için küçümsenmemesi gereken dayanaklar sunmaktadır. Dünle bugün arasında daha pek çok fark sayılabilir. Ama, bugün sendikal hareketin ana sorununun, geniş yığınların sendikal mücadelenin dışına itilmesi, sendikacıların sendikal mücadeleyi kapalı kapılar arkasında pazarlıklara indirgemesi ve sendikal yapıların da sendikal bürokrasinin ilişkileri tarafından belirlenmesi olduğu düşünüldüğünde; bu sorunu aşmanın tek yolu ve ön koşulunun; işyerlerini; üretim ve hizmet birimlerini esas alan bir sendikacılık anlayışının sendikaların yeniden inşasının temeline konulması olduğu görülmektedir.
"İşyeri sendikacılığı", sendikal mücadelenin tarihinde de ilk biçim olarak ortaya çıkmıştır. Bugün de, işyerini esas alarak, sendikaların yeniden inşasını oradan başlatmak ilk bakışta "işyeri sendikacılığı"nı çağrıştırsa da; elbette işyeri sendikacılığının aşılmasından 200 yıl sonra (Türkiye'de bile işyeri sendikacılığı 1950'li yıllarda, Türk-İş'in kurulmasıyla aşılmıştır), işyerlerini esas almak; kuşkusuz sendikal mücadelenin tamamı değil, ama sendikaları yeniden inşa planının bir adımı olursa anlamlı olur. Çünkü, bugün de elbette mücadele, işyerindeki patrona karşı görünür; birçok güncel talep işyeriyle ilgili olabilir. Ama sendikal mücadele, bugün, tüm patronlara, onların hükümetlerinin ekonomik politikalarına hatta uluslararası sermaye güçlerinin stratejilerine karşı bir mücadele olarak ele alınıp; işyerindeki mücadele, bu büyük mücadelenin bir parçası olarak kavranmazsa, yani sözlük anlamında bir işyeri sendikacılığı olarak kalırsa, elbette ki, bu tam bir reformculuk olur. Zaten böyle bir sendikacılığın başarılı olacağına da hiçbir işçi inanmaz. Sendikaların yeniden inşasında "işyeri"nin önemi nereden gelmektedir?
Burada, her şeyden önce; işçi aristokrasisinin geçtiğimiz yüzyıl boyunca sendikal mücadelede yaptığı tahribatı kaldırmak önemlidir. Çünkü, işçi aristokrasisi; sendikaların güçlü mücadele merkezleri olarak kimi mevziler kazanmasının hemen arkasından, bu gücü kontrol altına almak için harekete geçmiş ve geniş kesimleri mücadelenin dışına iten, sendikal mekanizmayı bir azınlığın kontrolüne alan ve sonuçta sınıfı pasif izleyici konumuna düşüren bir sendikacılık anlayışını egemen kılmıştır. Bu, dünya ölçüsünde iki sendikal eğilimden biri olarak (öteki ise, sınıfın ana kitlesini mücadeleye çekmeyi esas alan, sendikaları işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele merkezi olarak gören sınıf sendikacılığı anlayışıdır) biçimlenmiş; sendikal mücadeleyi sendikal bürokrasinin etkinlik alanı olarak gören anlayıştır. Kapitalist ülkelerdeki başlıca sendikalarda, bu reformcu, uzlaşmacı sendikacılık anlayışı vücut bulmuştur.
Türkiye'de, en azından Türk-İş'in kuruluşunun gündeme gelmesinden itibaren, bu uzlaşmacı, reformcu anlayış egemen sendikacılık akımı olarak biçimlenmiş; sendikacılık kültürü de bu temelde oluşmuştur7.
Demek ki; "işyerleri"nden başlayarak sendikaların inşasının ilk koşulu; geleneksel sendikacılığın mücadelenin dışına ittiği geniş işçi yığınlarını kendi talepleri doğrultusunda mücadeleye çekmek; sendikal mücadeleyi, adına layık bir mücadele düzeyine yükseltmektir.
İşyerlerinden başlayan bir sendikacılığın ikinci önemli yanı; farklı sendika merkezleri tarafından birbirine karşı rakip ilan edilen ve burjuvazinin taşeronlaştırma, performansa göre ücret ve öteki esnek çalışma yöntemleriyle bölmesinin yanı sıra, bir de, uzlaşmacı sendikacılık tarafından bölünen, birbirinin rakibi gösterilen işçi kesimlerinin birleştirilmesi; aynı işyerinde tüm işçileri kapsayan bir mücadele ve aynı işyerinde tüm işçileri birleştiren mücadele örgütü olarak (bir sendika örgütü demek de yanlış olmaz) sendikaların yeniden inşasının diğer dayanağını oluşturmak durumundadır.
"Bölünme" ve "rekabet"in ortadan kaldırılması sorunu
İşyerindeki sendikal mücadelenin en önemli amacı, işçiler arasındaki rekabeti kaldırmaktır. Bunu için de; işçiler arasında ücret ve çalışma koşulları bakımından farklılıkları mümkün olduğu kadar azaltmak; farklı meslek ve kıdeme sahip işçiler arasındaki farklılıkları asgaride tutmak için bir mücadele önemlidir. Dahası; son yıllarda ortaya çıkan, çeşitli işlerin taşerona verilmesi üstünden işçilerin bölünmesi ve taşeron işçisiyle kadrolu işçi arasındaki rekabetin daha önce görülmedik biçimde kışkırtılması; değişik kategoriden işçilerin, aynı statüde, birbiriyle yakın ücret ve sosyal haklarla çalışması için mücadeleyi, işyerlerinin çatısı altında birliğin sağlanması için mücadeleyi, düne göre bile, son derece önemli hale getirmiştir.
Örneğin; kadrolu, taşeron, memur statüsünde, sendikalı olan olmayan, ama benzer işler yapan çalışanların olduğu bir fabrikada, işyeri örgütlenmesi; statüsü ne olursa olsun, tüm işçi ve emekçileri kapsayan bir örgütlenme, işyerinde patronun baskılarına karşı durabilmek için hayati önemdedir. Bu yüzden de, işyerinde mücadele örgütü; o çatı altında çalışan tüm işçileri, emekçileri (patronun temsilcisi olmayan herkesi) kapsayan bir örgüt olmak zorundadır. Elbette gönül isterdi ki; bir çatı altında mal (ya da hizmet) üretimi yapan tüm işçiler, emekçiler aynı sendikaya üye olsun; işyerinde tek bir sendika olsun! Ancak Türkiye'de (pek çok başka ülkede de), aynı işyerinde birden çok sendika örgütlendiği gibi, aynı zamanda, bu sendikalar, işçileri birbirine karşı rakip olarak yönlendirip kışkırtmaktadır.
Ancak bütün bu koşullara rağmen, dahası bu koşullarından da dolayı, işyerindeki örgütlenme ve örgüt; statü ve sendika farklarını aşarak örgütlenen bir mücadele örgütü olmak zorundadır. Ve bu yapılabildiği ölçüde mücadele imkanlarının ortaya çıktığı, bugün işçilerin az çok kitlesel üretim yapılan her işletmedeki işçilerin ortak düşüncesidir. Bunun için işyeri çalışması; tüm bu değişik çevre ve farklı statüden işçileri, ortak talepleri olan ücret ve çalışma koşullarını iyileştirmek üzere mücadeleye çeken bir rol oynamak durumundadır. Bunun koşulu ise; tüm bu çevrelerin temsilcilerinin bu mücadele örgütünün (komite ya da başka adlar altında) temsili kurumda yer almasıdır. Patrona karşı mücadelede birleşen işçilerin, zaman içinde ortak sendikada, aynı sendika içinde birleşmeleri de mümkün olacağı için; eğer doğru bir işyeri çalışması yapılıyorsa, kısa süre sonra, işyerindeki resmi sendikal birliğin sağlanması da hayal olmaktan çıkacaktır.
Elbette burada esas olan taleplerdir ve işçilerin haklarının geride değil ileride eşitlenmesidir. Aslına bakılırsa, patronlar da, işyerinde işçilerin ücret ve çalışma koşullarının eşitlenmesinden yanadır. Ama onlar, yüksek ücretli işçilerin ücret ve çalışma koşullarını en az ücretle en uzun süre çalışanın koşullarında eşitlemek ister. İşçiler arasına rekabet sokması, performansa göre ücret vb. yöntemlerle ücretler arasında farklığı savunması, onun bu amacıyla çelişmez. Gerçek bir sendika ve elbette işyerinde oluşturulması gereken mücadele örgütü ise; tam tersine, işçilerin birliğini en ileri koşullarda sağlamak ister ve işçileri, emekçileri bunun için örgütler. Bugünkü koşullarda, taşeron işçilerin de kadroya alınması, ücretler arasındaki farkı azaltan bir ücret talebi için mücadele, memur statüsünde çalışanların da toplusözleşme yapan işçilerin haklarından yararlanması; statü farkı gözetmeden tüm işçilerin sendikalı olması gibi talepler, işyerlerindeki çalışmanın başlıca talepleri olarak öne çıkacaktır.
Asıl mesele,işyerindeki orada kadrolu, tüm diğer statülere göre daha çok hakka, işyeri sendikalıysa sendikalı olarak TİS yapma hakkına sahip olan işçilerin8; tüm diğer işçileri ve varsa memurları birleştirmek için hareket etmeleri, böyle bir sorumluluğu üstlenmeleridir. Onlar eğer aynı işi 1000 YTL'ye yaparken, taşeron işçisi 400 YTL'ye yapıyorsa; bu fark uzun süre süremez, ve patronlar, önünde sonunda bu işi 400 YTL'ye yapana yaptırmak için, kendilerine 1000 YTL'ye "mal olan" işçiliği ortadan kaldırmak için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Bu gerçek öğrenildiği ölçüde; kadrolu işçilerin taşeron işçilerin taleplerine sahip çıkmaları, onları da kendi seviyelerine getirmeleri mümkün olacaktır. Dahası, bunu yapamazlarsa, bir süre sonra kendilerinin onların seviyesine itildiğini göreceklerdir. Çünkü patronlar, işlerin bir bölümünü taşerona verirken, aynı zamanda, taşeron işçisini kadrolu işçilere rakip olarak, onların işlerini elinden almaları için getirmektedir. İşçiler ise, tam tersine onları rakip olmaktan çıkarıp; çıkar birliği içinde oldukları bir kitle olarak içlerine alarak, patronun oyununu bozabilirler9.
Belki bir hastane örneğiyle bu durum daha iyi anlaşılır. Çünkü bir hastanede; memur, sözleşmeli memur, vakıf çalışanı, taşeron işçi, kadrolu işçi gibi 5-6 ayrı statüde çalışan işçiler, emekçiler vardır. Dahası, üç-dört kamu ve üç işçi sendikasının üyeleri olduğu gibi, hiçbir sendikaya bağlı olmadan çalışanlar da bulunmaktadır. Burada işyeri örgütü; işyerinde sendikal mücadeleyi yürütecek bir "işyeri mücadele örgütü" nasıl olacaktır?
Kuşkusuz burada da; statü ve sendika farkı olmadan tüm çalışanları birleştirecek bir örgütlenme her şeyin başıdır. Ve mücadele ilerleyip, işyerinde birlik ve bütünlük sağlandıkça; yasal olarak hangi sendikaya üye olunacağına karar verilebilir. Bu durumda, işçiler; taşeron, kadrolu, vakıf işçisi vb. ayırımı yapmadan; şu işçi sendikasına üye olunacak denilip, o sendikaya üye olacaktır. Kamu emekçileri için de öyle. İşyerinde sağlanan birlik doğrultusunda, memur statüsünde çalışanlar, şu kamu emekçisi sendikasına üye olacaktır. Diyelim ki, süreç böyle ideal biçimde ilerledi; bu, işyerinde işçi ve kamu emekçilerinin ayrı ayrı örgütler olarak, birbirinden bağımsız faaliyet göstermesini gerektirmez. Başka bir söyleyişle, işyerindeki mücadele örgütü, her koşulda, şu sendika üyesi ya da sendikasız demeden, tüm emekçileri birleştiren mücadele örgütü olarak, "işyerinde faaliyet gösteren sendikaları da yöneten bir örgüt" olarak çalışmasını sürdürür.
Peki bir okulda; bir iki kamu emekçisi sendikasının üyeleriyle sendikasız üyelerin olduğu bir okulda, işyeri örgütü nasıl olacaktır? Yukarıdan beri söylenenler ışığında, bu sorunun da yanıtı; "her sendikadan ve sendikasız eğitimcileri (elbette ki okuldaki memur ve hizmetlileri de) kapsayan bir örgütlenme" olacaktır. Ve bu mücadele örgütü, mücadele içinde, işyerinin hangi sendikada birleşeceğine kadar, mücadeleye dair tüm kararları veren bir işyeri mücadele örgütü olarak rol oynayacaktır.
Elbette burada, her üç örnekte de soyutlama yapılmıştır. Gerçek hayatta, hiçbir yerde işler; bir anlayışın ortaya konulması ve bu anlayış etrafında herkesin "Ah ne iyi bir örgütlenme modeli!" deyip etrafında birleşmesi biçiminde yürümemektedir. Tam tersine, bu, zor ve her gün yeni yeni problemlerle karşılaşılacak; her problemin sabırla çözümlenip aşılacağı bir süreçtir. Çoğu zaman da, bu sürecin; tüm birleştirme çabalarına karşın, başlangıçta birkaç çevrenin bu fikre katıldığı; geri kalanların mücadele içinde kazanılacağı, hatta bazı kesimlerin de hiç kazanılamayacağı, ama kazanılmak için mücadele edileceği bir süreç olarak düşünülmesi ve ele alınması gerekir. Bu yüzden, yukarıdaki örneklerin, bir anlayışı daha anlaşılır kılmak için verildiği açıktır.
Demek ki, bir işyeri sendika örgütünün birincil işi; işyerindeki tüm işçilerin çıkarlarının ifadesi olan talepler etrafında mücadeleyi örgütlemektir. Bunu yaparken;
1- İşyerinde çalışan tüm işçilerin, emekçilerin arasındaki rekabete son verme, onların çalışma koşulları ve ücretlerini birbirine yaklaştırma ilkesini gözden kaçırmayacaktır.
2- İşyerindeki statü farklılıklarına ve sendikal parçalanmışlığa son vermeyi amaçlayan bir örgütlenme ve her çevrenin tek bir mücadele örgütü içinde birleşmesi için ortamı geliştirecektir. Bunu için, bu örgütlenmenin son derece demokratik, her sorunu en geniş çevreler içinde tartıştıran bir örgüt olması da önem kazanır.
3- İşçilerin, emekçilerin ana kitlesini mücadeleye katan bir mücadele hattının izlenmesi son derece önemlidir. Burada; mücadeleye katılmaları kadar, en geniş çevrelerin karar süreçlerine katılmaları da belirleyici önemdedir.
MÜCADELENİN BİRLEŞME SORUNLARI
Yukarıda belirtildiği gibi, sendikal mücadelenin işyerleri temeline oturtulması ve sınıfın ana kitlesini mücadeleye katması sorunu, sendikal mücadelenin ayakları üstüne oturmasının ana sorunudur. Ama elbette sorun bundan ibaret değildir. Eğer burada durulup kalınırsa, işyerinde ne kadar iyi örgütlenilirse örgütlenilsin, bu, "işyeri sendikacılığı"nı aşamaz. Oysa; işyeri sendikacılığının işçilerin haklarının savunulmasında rol oynadığı dönemler çok gerilerde kalmıştır. Tam tersine, bugün; işten çıkarmalar, kimi işyerine özgü uygulamalar gibi kimi durumlar dışında, sendikal hakların en belirleyici olanları; burjuva sınıfı ve onun hükümetleri tarafından; hükümetlerin uyguladığı ekonomik politikalar tarafından belirlenmektedir. Hatta bugün pek çok işçi talebi de; doğrudan uluslararası sermaye merkezlerinin politikalarının püskürtülmesiyle elde edilir hale gelmektedir. Özellikle de Türkiye'de son beş yıldır açıkça görüldüğü gibi; IMF ile yapılan anlaşmalara konularak kayıt altına alınan, işçi ücretlerin ne olacağı, sosyal güvenliğin nasıl olması gerektiği, 20-25 yıl sonra emeklik yaşının ne olması gerektiği, işsizliğe karşı önlemlerin ne olacağı gibi işçinin hayatını doğrudan ilgilendiren pek çok konu, uluslararası sermaye güçleriyle Türkiye işçi sınıfının doğrudan karşı karşıya gelmesini zorunlu kılmaktadır.
Hal böyle olunca, işçi sınıfının sendikal örgütünün, işyeriyle sınırlı bir sendikal örgütlenmeyle sınırlı kalamayacağı açıktır. Tersine; sanayi havzası çapında bölge patronlarına karşı (çalışma koşulları ve ücretlerin düzeyi OSB yönetimi tarafından belirlendiği için, OSB'lerde, OSB yönetimine karşı), işkolu düzeyinde, işkolunda örgütlü patron sendikalarına, ülke çapında da, patron sendikalarının konfederasyonlarına ve sermaye hükümetlerine karşı mücadele etmek zorundadır. O zaman, işçilerin sendikal örgütlenmesinin de, sınıfın da, hem sanayi havzası, hem işkolu, hem de ulusal (ve tabii uluslararası) düzeyde birleşmesi gerekir.
Evet! Bugün sendikalar, ulusal, hatta uluslararası düzeyde örgütlüdürler; ama bu, sadece sendikal bürokrasinin örgütlülüğü olarak böyledir. Yığınların bu örgütlenmeyle ilişkisi tamamen bürokratik düzeydedir. Çok özel durumlarda, etkisiz, '"estek gösterisi" diyebileceğimiz kimi çıkışlar dışında, sendikaların uluslararası dayanışmasının işçilere bir faydası görülmemektedir.
Bugün sendikaların aralarında ulusal düzeyde ciddi bir dayanışma yoktur. Dahası dayanışmalarından çok, aralarında, ayrı (rakip demenin de bir sakıncası yok) konfederasyonlara bağlı sendikalar ve hatta aynı konfederasyona bağlı olanların bile arasında çatışma ve rekabet ağır basmaktadır. Görünüşte oluşturulan Emek Platformu gibi platformlar bile, bu nedenle de işlememektedir. Burada, sendikal bürokrasinin sendikal örgütlenmesinin tabanla bir ilgisinin kalmamış olması da rol oynamaktadır.
Kısacası, "sendikal hareketin yeniden inşası" derken, mücadelenin işkolu ve ulusal çapta örgütlenmesinin yeniden inşası da, işyerlerindeki örgütlenmenin yenilenmesi kadar önemlidir.
Sınıf hareketinin birleştirmesi ve sendikaların yeniden inşası dendiğinde; "birliğin ne üstünde sağlanacağı"nın iki unsuru vardır. Bunlardan biri, sınıfın mücadelesinin görünür yanıdır. Öteki ise; sendikaların inşasının birleştirici harcı olan sınıf sendikacılığı fikridir. Bu fikrin kaynağı, sınıflar mücadelesinin tarihsel birikimi ve bu birikimin bizim ülkemizdeki mirasçısı olan sınıf partisi ile ülkemiz işçi sınıfının bu mirastan edinebildiği kadarıyla sınıf mücadelesi kültürüdür. Dolayısıyla, aşağıda sözünü edeceğimiz mücadeleye dair somut dayanaklar, bu perspektifle ele alındığı ölçüde anlamlanacaktır.
Bugün sınıfın birleştirilmesi ve sendikaların bu birlik üstünden (bu birliğin oluşturulması mücadelesi içinde) yeniden inşasının imkanları vardır ve işaretleri de fazlasıyla ortadadır.
1- Her ciddi yerel hareketlenme, arayış içindeki işçi kesimlerinin dikkatini çekmektedir
Bu, en başta sınıfın arayışında yansımaktadır. Bugün ülkenin herhangi bir bölgesindeki ciddi bir işçi eylemi; ülkenin her yanından işçilerin ilgisini çekmekte; aynı işkolundan işçiler, o bölgeyle dayanışma, onlarla birlikte davranma isteğini ortaya koymaktadır. Son yıllarda ortaya çıkan Uşak tekstil işçilerinin, Eskişehir Şişe Cam işçilerinin, Çorum toprak işçilerinin ve SEKA işçilerinin mücadeleleri, az çok kitlesellik kazanan ve kendilerini duyuracak kadar uzunca süren mücadeleler olarak, ülke sathında işçilerin dikkatini çekmiştir. Uzak yakın demeden, birçok işletmeden ileri işçiler, bu mücadeleleri yakından izleyerek, onların yaptıklarını yenileyerek ve onlardan aldıkları ilhamla mücadele edebileceklerini düşünerek, bu işletmelerde mücadelenin önderi olan işçilerle bağ kurmuş; sendikal mücadelenin ilerletilmesi için onları örnek almış, onlara benzer yönelişlere girmek için istek göstermişlerdir. Bu, Türkiye işçi hareketinde yeni bir şey de değildir. 1960'ın ikinci yarısında ortaya çıkan ve Türk-İş'in uzlaşmacı sendikacılığına karşı DİSK'i örgütleyen işçiler de bu yolu izleyerek birleşmişti. Başlıca önder fabrikalar etrafında birleşen işçiler, fabrikaları işgal ederek, hem patronlar ve hükümetin hem de Türk-İş bürokrasisinin direnişini kırarak, DİSK'te birleşmişlerdi. Dönemin özelliği; ileri işçilerin fabrikalarda birleşerek, bütün kitleyi mücadeleye çekmeleri biçimindeydi ve civardaki önemli fabrikalarla dayanışmalar içinde, bu fabrikalar, çoğu zaman DİSK yöneticilerinin bile bilgisi olmadan, DİSK'e katılıyorlardı10. DİSK'e geçmek isteyen işçiler, DİSK'e değil, bu fabrikalardaki işçi önderlerine baş vuruyor, onların onayını alarak harekete geçiyordu.
Elbette DİSK'in oluşumu, döneme denk gelen birçok başka olumlu gelişmeyle birleşerek gerçekleşmişti. Ama sendikal hareket bakımından, onu, Türk-İş'ten ve sıradan sendikal hak taleplerinden ayıran orijinalitesi, sendikal bürokrasiyi bir kenara iterek, işçi inisiyatifinin öne çıkmasıydı. Bugün, bu özellik (belki o kadar mükemmel biçimiyle değil), Uşak, SEKA, Eskişehir, Çorum gibi eylemlerde ortaya çıkmıştır.
Dolayısıyla bugün sendikaların yenilenmesinin dayanaklarından birisi; yerel, ama bölgeyi ve ülkedeki mücadeleyi etkileyecek "patlamalar" biçiminde ortaya çıkan kitlesel işçi eylemleridir. Bu yüzden, bu eylemlerin, hareketin ilerlemesinin dayanakları olarak görülüp yarattıkları imkanların doğru değerlendirilmesi, sendikal hareketin geleceği için son derece önemlidir.
2- Yerel sendikal platformlar
Bölgesel düzeyde birliği oluşturmak için bugün ortaya çıkmış olan ikinci olanak, yerel karakterdeki sendikal platformlardır. Bahar Eylemleri'nden beri, sendikal bürokrasinin aymazlığını aşmak ve işçilerin taleplerini savunmak için çeşitli düzeyler ve biçimlerde yöresel platformlar ortaya çıkmış; platformda yer alan sendikacılar ve işçi temsilcileri, sendikal mücadeleyi, bu platformlar üstünden ayakları üstüne oturtmak, sendika yönetimlerini ve konfederasyonları etkileyip baskılamak istemişlerdir. Bugün de bu platformlar (şubeler platformları, temsilciler platformları, yerel emek platformları gibi platformlar), yerel düzeyde mücadelenin ilerletilmesinde rol oynayacak özellikler göstermektedir.
Kuşkusuz ki; platformların her biri, içlerinde yer alan sendikacılar ve temsilcilerin yığınlarla bağlantısının düzeyi ve mücadelede gösterdikleri kararlılık derecelerine göre, birbirinden farklılıklar göstermektedir. Dahası, platformların bir özelliği de, her dönem aynı ataklığı ve performansı göstermemeleridir. Tersine, mücadelenin az çok yükseldiği dönemlerde daha etkin rol oynayan platformlar, hareketin düşme dönemlerinde ise, sönme özellikleri göstermektedir. Ancak; üretim birimlerinden canlanacak bir mücadele üstünden, bu platformların, hareketin yerel düzeyde birleşmesi için çok etkin bir rol oynayabileceğini görmek için kahin olmak gerekmez.
3- Mevcut sendikal yapı içindeki mücadeleci sendikacılar ve sendikal mevziler
Sayısı oldukça kalabalık olan sendika yöneticileri içinde, belki sayıları nispeten az olan ve bugün hareketin bulunduğu aşamada son derece önemli olan mücadeleden yana sendikacılar ve bu sendikacıların şu ya da bu ölçüde yönetimlerinde etkin oldukları sendika şubeleri ve merkez yönetimleri vardır. Bu mihraklar ve hatta bu mevzilerde yer alan tek tek kişiler, sendikal hareketin yeni temeller üstünde birleştirilmesinde son derce önemli bir rol oynayabilirler. Onların bu rolü oynaması ve sendikal mücadelenin yeniden inşasında kendi üzerlerine düşeni yapabilmeleri için, inşa faaliyetine, bu faaliyetin unsurları olarak katılmaları özellikle üstünde durulması gereken bir konudur. Çünkü; bu sendikacılar, bir yandan mücadelenin deneyimini taşıyan kişiler, öte yandan sınıf ve özellikle sınıfın örgütlü kesimleri içindeki faaliyetleriyle bir otoriteye de sahip olarak, mücadeleye önemli katkılar yapabilecek pozisyondadırlar. Bu, ilk bakışta, sendikaların yeniden inşası bakımından önemsiz bir ayrıntı gibi görünürse de, gerçekte; bu sendikacıların, sendikaların yeniden inşası fikrine kazanılmaları, bu mücadelenin önemine ve sendikal hareketi bugünkü aciz ve işlevsiz mevziden çıkaracak yol olduğuna inanmaları, onların sendikal harekete katkısını birkaç kat artıracağı gibi; bunun, bugün bu alanda bir ilerleme olacağından umudunu kesmiş genişçe bir kesim oluşturan "namuslu sendikacılar"ı da yeniden hareketin içine çekeceğini görmek gerekir. Sınıfın örgütlü kesimi için önemli oldukları gibi, bunların, örgütsüz kesimler için de yeni bir moral kaynağı olacağı inkâr edilmez.
Bu sendikacıların yanı sıra, son yıllarda mücadele içinde etkin rol oynamış sendika şubeleri ve merkezlerinin, sendikaların yeniden inşasının dayanağı olarak görülmesi gerekir. Bugün mevcut sendikaların şubelerinde ve bazı merkezlerinde olduğu gibi, KESK�e bağlı sendikaların bir hayli şubesi ve merkezinin böyle bir potansiyele sahip olduğu ve fiilen sendikaların yeniden inşasında rol oynayabileceği bilinmektedir. Burada belirtmeliyiz ki, özellikle KESK için, son yıllarda; ne yazık ki, KESK içinde ağırlığı olan çevrelerde bile, "KESK bitmiştir!" gibi kendi karamsarlıklarını KESK'e yakıştıran tespitler yapılmakta; buradan kalkarak, "sosyal hareket sendikacılığı"na yönelen tutumlara prim verilmektedir. Oysa bugün, sendikal hareketin yeniden inşasında KESK'teki dinamizm ve birikim, düne göre daha önemlidir. Dolayısıyla KESK'te sorun, KESK'in kendisinde değil, KESK'in yönetilmesindedir; ve KESK ve bağlı sendikaların mücadelede oynayacağı rolün, geriye, çeşitli sendikal eğilimlerin çıkarlarıyla uyum çizgisine çekilme gayretlerinden gelmektedir.
Kısacası, bugün mevcut sendikalarda, ileri işçi ve kamu emekçisi kesimlerinin, sınıftan yana sendikacıların etkin olduğu merkez, şube, temsilcilik vb. ne varsa; asla küçümsenemez, mücadelenin böyle bir lüksü olamaz. Tam tersine, bu mevzilerin sayısının artırılması, sendikalar içindeki çalışmanın ana hedeflerinden biri olmak durumundadır. Çünkü bu mevziler; sendikaların yenilenmesinin somut dayanakları olmak durumundadır.
4-) Örgütsüz işyerlerindeki mücadelenin ilerlemesi
Sendikaların yeniden inşasının en önemli dayanaklarından (en önemli dayanağı demekte de bir sakınca yok) birisi de; ülkenin değişik bölgelerine yayılmış olan sanayi havzalarında; en başta da "Organize Sanayi Bölgeleri"nde işçilerin sendikalaşma mücadelesidir. Sınıfın neredeyse yüzde 80-90'ını oluşturan bu genç işçilerin sendikalaşma mücadelesi; bilinen bütün zaaflarına ve yıllardır, bir yandan patronlar, öte yandan sendikal bürokrasi ve sendikal yasaların kıskacında eritilmeye çalışılmasına karşın; bu havzalarda sendikal haklar uğruna mücadelenin giderek yaygınlaşması herkesin gözlediği bir gerçektir. Bu yüzden, bu alandaki işçilerin hareketlenmesi, sendikaların yeniden inşasının en önemli dayanağıdır.
Sayısı 8-10 milyona varan bu geniş işçi kesiminin talepleriyle hangi merkezler etrafında ve nasıl bir mücadele süreci içinde birleşebileceği de az çok belli olmuştur. Dahası, bu genç işçi kesiminin sendikalarda birleşmeye başlaması; bir yandan işçi aristokrasisi ve sermaye partilerinin sendikalar içindeki klasik örgütlenmesini etkisiz bırakırken, öte yandan sendikaların gücünü devasa büyüterek; sendikal hareketi, son yıllarda sürüklendiği sürekli üye kaybetme kıskacından kurtaracaktır. Bu, sendikal mücadeleye ve sınıfa, özgüvenini de yeniden iade edecek olan dayanaktır.
Başka bir söyleyişle, sendikaların yeniden inşasında, bu genç işçilerin örgütlenmesi ve sendikal mücadeleye kendi talepleri ve dinamizmlerini katması; sendikalara bugünden tahmin bile edemeyeceğimiz bir güç ve itibar kazandıracaktır. Bu yüzden de; sınıfın gerek işyerlerinde, gerekse havzalar ve ulusal çapta birleştirilmesinde, bu yeni dinamik gücün örgütlenmesi; (başta sözünü ettiğimiz modelimizin kavramlarıyla ifade edersek) sendikal yapının daha geniş bir "malzeme"yle yenilenmesine fırsat vereceği gibi, aynı zamanda, sendikaların üstünde yükseldiği temelin (zeminin) sağlamlaştırılması bakımından da çok önemlidir.
SENDİKALAR VE YASALAR ÇERÇEVESİNDE MÜCADELE
Sendikal mücadelede, işçi haklarının yasalara geçmesi ve yasalarla sınırlı mücadele konuları, en çok tartışılan konulardan olmuştur. Reformcu sendikacılık merkezleri; yasalara geçen hakları ve yasaların tanıdığı mücadele imkanlarını ve elbette sınırlamalarını kutsayıp "her şey" saymışlardır. Sınıf sendikacılığı ise; haklı olarak, haklarının yasalara geçirilmesini önemli görmüş, ama daha yasalara geçtiği andan itibaren de bu hakların sınırlandığına, yasaların, işçileri kontrol etmenin aracına dönüştüğüne işaret ederek, mücadelenin, işçilerin talepleri uğruna, hiçbir yasa, gelenek, görenekle sınırlı olmadan sürdürülmesi gerektiğine; işçilerin kazanımlarının sınırını, o anda iki sınıf arasındaki mücadelenin boyutunun belirlediğine dikkat çekmiştir.
"Son yarım yüzyıl içindeki sendikacılığın yumuşak karnı, yasalar çerçevesinde çalışmayı kendisi için başlıca ilke olarak benimsemiş olmasıdır" dersek, gerçeği önemli ölçüde ifade etmiş oluruz.
Reformcu sendikacılık merkezleri; 2. Büyük Savaş'tan sonra, burjuvaziyle, yazılı olmayan, ama yazılı pek çok sözleşmeden daha etkili olan bir "toplumsal anlaşma" yapmıştı. Sendikalar düzene, onun hayatiyetine yönelmeyecek, buna karşılık, işçilerin talepleri de yasalara geçirilecekti. Bu anlaşma, 1950'li, '60'lı yıllarda nispeten geçerli de oldu. Ama, bu durumdan kazançlı çıkan sermaye güçleri oldu. Çünkü, hükümeti, askeri, polisi, mahkemeleri ile devleti elinde bulunduran egemenler; sendikalı işçilere, sözlerle verdiklerini başka yollardan geri almanın yolunu her zaman buldular. Son 25 yılda ise, sermaye güçleri, tedrici olarak, kendi çıkardığı yasalara da uyma ihtiyacını daha az duyar oldu. Ve yasalarda ne yazarsa yazsın; sermaye, büyük bir keyfiyetle, çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yaptı. Özelleştirme, taşeronlaştırma ve esnek çalışma eşliğinde, işçilerin çalışma saatlerinden iş güvencesine, çalışma koşullarını kötüleştirmekten sosyal güvenlik ve sağlıkla ilgili hakların gaspına kadar, pek çok konuda yeni yasalar çıkararak; İş Yasası'nı değiştirerek, eski "toplumsal anlaşmayı" da resmen çiğnedi. Ama bütün bunlar bile, uzlaşmacı sendikacılığın "yasalara olan imanı"nı azaltmış değil. Onlar hâlâ; "yasalar", "sosyal hukuk devleti", "anayasal haklar",... demeye devam ediyorlar.
Bu, Türkiye'deki sendikalar açısından çok daha fazla böyledir11
Bütün bunların da ötesinde, dünün sendika ve çalışma yasaları; belirli bir işe giren işçinin, yıllarca o işte çalışma, "girdiği işten", büyük ihtimalle "emekli olma" varsayımı üstünden oluşmuştur. Sadece sendikaya üyelik değil, sendikanın yetki alması da, işçilerin kolayca işten çıkarılamayacağını ve yıllarca o işyerinde çalışacağını varsayar. Bazen 1-2 yılı bulan "yetki tespiti"nin de mantığı budur. Ancak; iş güvencesinin tümüyle ortadan kalktığı, işçilerin aynı işyerinde çalışma sürelerinin aylara düşmüş olduğu bugünkü iş koşulları; aslında yasalar çerçevesinde kalındığında, hiçbir sendikal örgütlenmenin yapılamayacağını göstermektedir.
Çünkü; patronlar, daha sendikalaşma haberini alır almaz; önceden mimlediği işçileri, çeşitli bahanelerle işten atmakta, bu da yetmezse, yetkiye itiraz ederek, aylarca süren yetki belirleme zamanı içinde, sendikalı bir tek işçi bile bırakamayacak biçimde bir tenkisata gidebilmektedir. Bu yüzden, bugün sendikaların "yetkili" olduğu, ama yeterli sayıda ya da hiç üyesinin olmadığı birçok işyeri vardır.
Sadece sendikalaşma konusunda değil, başka konularda da, patronlar hiçbir yasaya uymamayı alışkanlık haline getirmişlerdir. Ama, işçilerin, sendikaların her kıpırdanışını, yasalara aykırı davranmakla suçlamaktadırlar. Bütün bunlar, patronların keyfi davranışı ve sendikacıların "Aman yasalara uyalım" ninnileri, işçilere, yasalara bağlı kalındığında hiçbir mücadelenin yürütülemeyeceğini göstermiştir. Bu yüzden, sendikaların yeniden inşa edilmesi mücadelesi, yasalar ve onlarda yazılı haklar ve sınırlamalarla kendini sınırlamayan bir mücadele olmak zorundadır. Aksi halde; sendikal mücadele ve sendikalaşma mücadelelerinin hiçbir şansı olamaz.
Dün sendikalarda yasalar çerçevesinde mücadele belirli bir anlam ifade ediyorsa da, bugün artık, en gelişmiş ülkelerde bile, yasalarla sınırlanan bir sendikacılığın hiçbir anlamı kalmamıştır.
Aslında KESK'in mücadele tarihi, "yasal kazanım" ve bu kazanımın bir "kapan"a dönüşmesinin son derece öğretici ve yakın bir örneğidir.
Kamu emekçileri, sendikalarını, yasalarda yazılı hiçbir hakları yokken örgütlediler ve sendikalarını kurdular. 4866 Sayılı Kamu Emekçileri Sendikaları Yasası; sendikaların yasallığını tanırken, ayrıca, 657 sayılı yasaya göre çalışanlar dışındaki kamu emekçilerinin bu sendikalarda örgütlenmesini yasakladı. Yasa bununla da kalmadı, sendikalarda örgütlenen emekçilerin grev ve TİS hakkını da tanımadı.
Ancak uzunca bir zamandan beri; artık "uymaları gereken bir yasaları" olduğuna koşullanan kamu emekçileri, bu yasalarla kendilerini sınırlıyor; başka statülerde çalışan kamu emekçilerini (taşeron işçileri, vakıf çalışanlarını, geçici ya da sürekli sözleşmeli çalışanları, hizmet birimlerinde işçi statüsünde çalışanları) üye almıyorlar. Artık, "Grevli, Toplu Sözleşmeli Sendika Hakkı İstiyoruz" sloganı bile, sırayla atılan başka sloganların arasında varsa, atılıyor.
Dahası, kamu emekçileri sendikalarının resmen kuruluşunun üstünden 10 yıl geçmeden, 4688 sayılı yasayla sınırlı kalındığında, kamu emekçileri sendikalarında örgütlenecek emekçi sayısı parmakla gösterilecek kadar azalacaktır. Meşruiyetini yasalardan değil, emekçiler ve haklarından, sınıflar mücadelesinin geleneklerinden alırsa, KESK, kendisini var eden amaç ve mücadele ilkelerine uygun olarak yeniden inşa edilebileceği gibi; işçi sendikalarının yeniden inşasında da son derece önemli bir rol oynayabilecektir. Aksi halde, uzun olmayan bir süre sonra, bugün az çok kitleselliği olan birkaç sendikası da, üye sayısı bakımından ciddi bir kitleye sahip olmaktan çıkacaktır.
Taşeron sistemi bile, bugün tek başına, mevcut yasaların işçiler ve sendikalara sağladığı bütün imkanları ortadan kaldırmıştır. Bununla, işyeri pek çok taşerona bölünüp, yasal olarak sendikalaşabilme imkansıza yakın zorlaştırılırken, aynı zamanda, sendika yetkisi, o taşeron firmanın bütün ülkedeki "işyerlerinde" çalışan işçilerin yarısından fazlasının sendikaya üye olmasına bağlanarak, sendikaların yetki alması olanaksızlaştırılmıştır. Öyle ki, daha yetki alma ve yetkiyi hayata geçirme konusuna bile gelmeden bu durum kesinlik kazanmıştır. Nitekim bugün pek çok işyerindeki mücadeleler sadece bu nedenlerle başarısızlığa uğrarken, başarılı olan nadir örnekler de; yasaların ne dediğine bakmadan, işçilerin örgütlenip güçlerini birleştirerek, patronlar ve sendikal bürokrasinin oyunlarını bozacak bir gücü bir araya getirebildikleri işyerlerinde mümkün olabilmektedir. Son ve en önemli başarılı örnek ise; Diyarbakır Akyıl Tekstil Fabrikası'nın 600 işçisinin, grevle de destekleyerek sürdürdükleri uzun mücadele sonunda, sendikalı olmayı başarmalarıdır.
SENDİKALAR VE SİYASET
Reformcu sendikacılık merkezlerinin, sendikaların "bulaşması"na en çok karşı durdukları ve en çok uzak kaldıklarını söyledikleri şey siyasettir. Onlar, sendikacılıkla siyasetin birbirine asla karışmaması gerektiğini, aksi halde işçilerin bölüneceğini öne sürerler. Ama gerçekte; sermaye güçlerinin sendikalara, işçi hareketine müdahalesinin sistematik bir biçimde başladığı 19. yüzyılın ikinci yarısından beri, sendikalar, siyasetin hep içinde olmuşlardır. Bu yüzden de, bazı rastlantısal örnekler ya da sendikacılığın henüz çok başında olunan kimi ücra köşeler bir yana bırakılırsa, yüz yılı aşkın bir zamandan beri, siyasetin dışında bir sendikacılık yoktur. Hele tekelci aşamaya gelmiş kapitalizm koşullarında, işçi aristokrasisinin sendikalarda sermayenin koçbaşı rolü oynadığı son yüzyıl içinde, siyaset dışı bir sendikacılık olanaksızdır ve elbette sendikaların "antik dönemi"ne ilişkin bir şeydir. Öte yandan, "aman işçiler ve sendikalar siyaset dışında olsun" diyen sendikal bürokrasi ve patronlar; sendikalara sürekli müdahale etmekte; boğazlarına kadar siyasete batmış bulunmaktadırlar.
Aslına bakılırsa, onlar siyasetten söz ederken; işçi sınıfının kendi bağımsız siyasetinden söz etmektedir. Yani onlar, işçilere, "Aman işçi sınıfının siyasetine bulaşmayın" demektedirler. Yoksa burjuva siyasi partilerle, hükümetle ilişkilerde ve patronların siyasi entrikalarında, bu "siyaset dışı" sendikacılar, var güçleriyle pozisyon almaktadırlar.
Örneğin Türk-İş'in kuruluşunda yer alan her iki "işçi örgütü" de, o dönemin iktidar ve ana muhalefet partilerinin "işçi kolları"na bağlıydı. Yetmedi; Türkiye'de sendikalar yasasını iki İngiliz uzman hazırladı. Ve sınıf sendikacılığı mı yoksa sermayeden yana bir sendikacılık mı büyük bölünmesinde, Türk-İş, dış ve iç sermaye güçlerinin politikalarına bağlı olarak, sermayeden yana bir sendikacılık merkezi olarak kuruldu. 1950'li yıllar boyunca, Türk-İş, iki "önemli" eylem düzenledi; birisi "komünizmi telin mitingi", öteki ise "Kıbrıs Türktür Türk kalacaktır mitingi"ydi. Ve daha kuruluşundan itibaren, Türk-İş'in yöneticileri, Amerikan dünya egemenliğini pekiştirmenin aleti olan AFL-CIO ile CİA'nın iç içe çalıştığı dönemde, Türk-İş yöneticileri "kitleler halinde" ABD'de "eğitime" alındı. Türk-İş'in sendikalarının başkanları, CHP, DP ve AP'nin listelerinden milletvekili olmaya hiç ara vermediler. Üstelik de, hem milletvekili, hem de sendika başkanı olarak görev yaptılar12. Ama sorarsanız; Türk-İş'in en önemli ilkesi; "siyaset dışı", "siyaset üstü" sendikacılıktır!
Bugün artık, Türk-İş'in sendikacıları bile "siyaset dışı" sendikacılığa özel ve sık sık vurgu yapamıyorlar. Ama, sendikal kültür, yine de, "siyaset dışı sendikacılık"ın, sendikacılığın ana tutumu olması gerektiğini öğütlemeye devam ediyor. Özellikle de sınıftan yana siyasete ilişkin olarak, işçilerin siyasi olarak bir tutum alması konusunda sendikacılar açık davranmama ilkesini sürdürüyorlar. Kısacası bürokrat sendikacılar, kendileri siyaset alanının en çirkef bölgelerinde (sermayenin en has partilerinde ve örneğin 28 Şubat günlerinde olduğu gibi sermaye ve devletle daha özel ilişkiler içinde) boğazlarına kadar siyasete batıyorlar; ama işçilerin siyaset yapmasını istemiyorlar; onlara "Aman siyasete bulaşmayın, bu alan işçilere göre değil" diyorlar.
Oysa sendika bürokratları; kendilerine yakın parti iktidardaysa başka, muhalefetteyse başka davranacak kadar "ince siyaset" izliyorlar. Örneğin bugün AKP'ye yakın sendikacılar işçilerin her tür eylemlerine karşı çıkıp, yığın hareketinin hükümeti hedef almasını önlemeye çalışırken, muhalefete yakın duranlar, hükümete muhalefet yapacak biçimde davranmaktan yana tutum alıyorlar.
Sendikaların yeniden inşasının bir yanı da, işte bu boş aşağı duran hali ayakları üstüne oturtarak, sendikaları, sermaye güçleri karşısında yepyeni bir mevziye; sermaye güçleriyle tüm güçleriyle savaşabilecekleri bir mevziye sokacaktır. Bu olmadan, sendikaların yeniden inşasının tamamlanması da mümkün olmayacaktır. Çünkü sendikal mücadelenin tarihi göstermektedir ki; sendikalar, uzunca bir zaman önce, sadece işçiler arasında rekabete son veren, işçilerin ücret ve sosyal hakları mücadelesiyle sınırlı mücadele eden örgütler olmaktan daha ileri geçerek; bundan 125 yıl önce Marx'ın da belirttiği gibi; "işçi sınıfının sermayeye karşı örgütlenme ve mücadele merkezleri" olarak, sınıfın sermayeye karşı iktidar mücadelesinin de (siyasi mücadelenin de) aracı olarak rol oynamaya başlamışlardır. O aşamadan beri de; işçi sınıfı siyasetinin, işçi sınıfının sermaye karşısındaki iktidar mücadelesinin, sömürüden kurtuluş mücadelesinin de araçları olmadıklarında, kendi rollerini de oynayamaz olmuşlardır. Yaşadığımız son 50 yıl, sendikaların işçi sınıfı siyaseti dışına düştüklerinde nasıl derbederleştiklerini, işçilerin gözünde itibar yitirdikleri gibi, patronlar ve hükümetleri tarafından da ciddiye alınmayan örgütlere dönüştüklerini göstermiştir.
Günümüzde sendikaların siyasetin içinde olması ihtiyacı çok daha güncel bir sorundur. Çünkü bırakalım hükümetin politikalarını, iç ve dış politika sorunlarını, TİS'ler ve işçilerin basit ücret pazarlıkları bile, hükümetlerin ekonomik politikaları ve uluslararası sermaye odaklarının (IMF, Dünya Bankası, GATT, AB, Gümrük Birliği, ...) istekleri tarafından belirleniyorsa, burada, işçiler ve onların sınıf örgütleri olarak sendikalar; hükümeti, sermaye sınıfını, hatta uluslararası sermaye güçlerini hedef almadan, TİS'leri bile başarıya ulaştırmaz. Dolayısıyla en genel anlamıyla alırsak; siyasi mücadele, sınıfın sınıfa karşı mücadelesiyse, ki öyledir; yalnızca bu nedenle bile, bugün sendikaların siyasetle, elbette sınıf siyasetiyle uğraşması; burjuvazinin politikalarına karşı sınıf partisinin politik hattında yer alması bir zorunluluktur.
Ancak burada, "Nasıl bir siyaset?" konusu gündeme gelmektedir. Elbette ki; sendikalar parti değildir; içlerinde her siyasi görüşten işçiler, kamu emekçileri vardır. Öyle olunca da; sendikaların bir siyasi parti gibi davranamayacakları, her gün her konuda demeç veren, hükümet ve başbakanla polemik yapan bir çizgide politika tarzının sendikalarla uyuşamayacağı ortadadır. Tam tersine, sendikalar; ülke sorunlarının işçiler ve ülke lehine çözümleri üstünden, işyerlerinden başlayan ve işçileri bir tutum almaya yönlendiren; tüm sınıfı doğru tutum etrafında birleştiren bir siyaset tarzını esas almak durumundadırlar. Örneğin Kürt sorununun çözümü konusunda13 işçiler ve onların örgütü elbette tutum almalıdır. Bu tutum; Türk kökenli işçiler için Kürt işçilerle birleşmeyi esas alan bir tutum olması gerekirken, Kürt kökenli işçiler için de, Türk ve öteki milliyetlerden işçilerle birliği esas alan bir çizgide olmak durumundadır. Sendika, bu birliği savunan ve sorunun barışçı, demokratik, halkçı çözümünün dayanağı olan bir tutum ortaya koyup; burada bir "taraf" olacaktır.
Bu konu böyle gündeme gelince; bir konfederasyon olarak, demokrasi mücadelesinde, demokrasi talepleri doğrultusundaki mücadelede yer almaya çalışan KESK'te ve bağlı sendikalarda son yıllarda yaşananlar öğreticidir. Çünkü; Kürt sorununda gerginliğin artmasına bağlı olarak yükselen şoven milliyetçi dalga karşısında, KESK'e bağlı bazı sendikalarda, şoven dalganın baskısından etkilenen çevrelerde, sıkça, sendikalarının "bölücülüğe destek verdiği" gerekçesiyle sendikadan istifaya kadar varan tepkiler ortaya çıktı.
Burada sorun, KESK'in ve sendikaların Kürt sorununun barışçı, demokratik çözümünü savunması mıdır?
Elbette hayır! Burada sorun; konunun sendika tabanında tartışılması; sendika içinde farklı eğilimlerin birbiriyle tartışması sağlanarak, konuya ilişkin farklılıkları azaltmak ve gerçeğin etrafında tabanın çoğunluğunu kümelendirmek yerine, kararların sendikaların en üst kademelerinde; çeşitli siyasi çevrelerin temsilcileri arasısında varılan bir uzlaşmayla alınmasıdır. Yani KESK'e bağlı sendikalarda siyaset tarzının, yığınlar bir yana itilerek, yine yöneticilerin siyaset yaptığı sendikacılığın "solcu tipi" olarak (Türk-İş'te, Hak-İş'te, DİSK'te bu durum, sendika yöneticilerinin sermaye partilerinin politik platformunda yer alması biçiminde ortaya çıkıyor) tezahür etmesidir. Dahası, hükümet ve milliyetçi odaklardan gelen baskılar karşısında, yönetici kademelerde yer alanların en azından bir bölümü, bu kararın arkasında durmak yerine, yan çizerek, tabanda alınan kararlara karşı inancı zayıflatan, kötü niyetli kışkırtmaların etkili olduğu bir ortam oluşturmaktadır. Yani; milliyetçi kışkırtmaların tabanda etkili olmasının bir yanı; tabanın kararların oluşum safhasına katılmaktan dışlanmasıysa, öteki yanı da, yöneticiler arasında gerçek birliğin olmaması; estirilen cereyanlar karşısında, bu yöneticilerin ve yandaşlarının alınan kararları savunma kararlılığını göstermemeleridir. Bunu pek çok konuda gördük.
Elbette ki; burada söz konusu olan; bir siyasi konuda; sendika yönetiminin durmadan tabanda çoğunluk oylaması yapması ve ona göre karar vermesi değildir. Burada söylenen; ülkenin başlıca sorunlarını (Kürt sorunundan şeriata, ifade özgürlüğünden emperyalizme karşı mücadeleye, başlıca siyasi konularda) üye kitlesi içinde tartıştırmak; bu sorunların çözümünün nasıl olursa işçilerin, emekçilerin yararına, onların amaçlarına uygun olacağını tartıştırmak; doğru çözüm etrafında bir çoğunluk oluşturmaktır. Yani tabanı kararların oluşturulmasına katmak, politik tutumu onların iradesi olarak oluşturmaktır. Oysa yapılanın arı kovanına çomak sokup kaçmaktan farkı yoktur. Bu da, şoven milliyetçi odakların, rakip sendikal güçlerin ve hükümetin baskılarının etkili olacağı bir kargaşa ortamı yaratmıştır.
Nitekim; bu tür tepkiler karşısında kararlı bir tutum alınıp doğru müdahaleler yapıldığında, tepkiyi organize edenlerin başarısızlığa uğradığına tanık olunmuştur.
Yukarıdan beri, işyeri örgütlenmesi ve sendikal hareketin birleştirilmesine ilişkin olarak söylenenlerle birlikte düşünüldüğünde; sendikaların siyaset yapma tarzının nasıl olması gerektiği herhalde anlaşılacaktır. Sendikal mücadeleye dolaysız bir biçimde katılan ve sermaye güçleriyle karşı karşıya gelen yığınların siyasi konulara bakışlarının elbette hızla değişeceğini; işçilerin, emekçilerin kendi sınıflarının çıkarları doğrultusunda birleşeceklerini, bu birlikten doğan gücün verdiği özgüvenle, ülke ve dünya sorunlarında kendi sözlerini söyleyip, bu sözler doğrultusunda saf tutacaklarını söylemek, bir tahmin değil; sınıflar mücadelesin son yüz yıllık deneyimleri tarafından defalarca doğrulanan bir gerçektir.
***
Kuşkusuz ki, yukarıda söylenenler sadece kendimizde kaldığı ya da genel olarak ortaya söylendiğinde gereken etkiyi uyandıramaz. En fazla, "Doğru söylüyorsunuz; böyle olmalı!" denir. Ama, bu tutuma; sınıfın ileri kesiminin, namuslu, mücadeleden yana sendikacıların kazanılması için gereken çaba gösterilir; bunun için gerekli propaganda örgütlenir (işçiler arasında, ileri kesimlerden başlayarak, sendikaların yeniden inşası ve bunun nasıl olacağı tartışmaya açılır); ortaya çıkan her mücadele sendikaların yeniden inşası amacıyla birleştirilebilirse; kuşkusuz ki; işyerlerindeki mücadele de yeni bir anlam kazanacaktır.
___________________________________________________________________________
DİPNOTLAR
1 Bu broşür boyunca işçiler, işçi sınıfı, kamu emekçileri ve onların mücadelesinden söz edilmektedir. Bazen "işçiler" adlandırmasının kamu emekçilerini de kapsayacak biçimde kullanıldığı olmuştur. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, sendikal mücadele dendiğinde, ülkemizde fiiliyatta bu iki kesimin sendikaları vardır. İkincisi ise; kamu emekçilerinin önemli bir bölümü, gerçekte, resmi statüleri memur olmakla birlikte, işçi sınıfın bir tabakasını oluşturacak sınıfsal özelliklere sahiptir. Zaten kamu emekçisi sendikalarını sendika yapan da bu kesimdir. Kaldı ki, bu kesim, bir yandan onları "memur yapan" iş güvencesini yitirerek, bir yandan da maddi yaşam koşulları bakımından hızlı bir proleterleşme sürecindedir. Bu yüzden de, sendikalardan, işçilerden söz edildiğinde, çoğu zaman, kamu emekçilerinden ayrıca söz edilme ihtiyacı duyulmamıştır.
2 Elbette bugün de, mevcut koşulları zorlayarak üye kazanan, işyerlerini örgütleyen mücadeleci sendikacılar vardır ve "sendika bürokrasisi"nden söz ederken de onları kastetmiyoruz. Tersine onların gayretleri sendikaların yenilenmesi mücadelesinde en somut ve en önemli dayanaktır.
3 Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO) normları, savaş sonrasında, hem işçi sınıfının kazanımlarının hem de sermaye ile uzlaşmacı sendikacılığın kapitalizmin devamı konusunda anlaşma şartlarının ifadesiydi. Bu yüzden ILO ve normları, bir yandan işçilerin kapitalist ülkelerdeki hakları bakımından ulaştığı "ileri" bir aşamayı yansıtırken, öte yandan da işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki uzlaşmayı yansıtıyordu. Sınıf mücadeleci çizgiyi terk eden sendikalar, sermaye odaklarının kucağına düştüler ve işçilerin uzun mücadelelerinin kazanımı olan sosyal haklar, sistem içine hapsolan mücadelenin bahanesi oldu.
4 Kamu emekçileri sendikaları dendiğinde, burada, KESK'ten söz edeceğiz. Çünkü; sendikalaşma için bir mücadele yürüten, bu alanda sendikaların kurulmasını gerçekleştiren dinamik KESK'te ifadesini bulmuştur. Diğer konfederasyonlar, kamu emekçileri mücadelesine dışardan bir müdahalenin uzantısı olarak kurulmuşlardır. Ancak, kurulup belirli bir kitleselliğe ulaştıktan sonra sendikal hareket içinde bir meşruiyet kazanmışlardır. Sürecin mücadele deneyimlerini, zaafları ve avantajlarıyla KESK temsil ettiği için, bu yazı çerçevesinde kamu emekçilerinin sendikal mücadelesinden söz edildiğinde, KESK'in faaliyetlerinden söz edilmiş olacaktır.
5 Restorasyon, bir yapının eskisine uygun olarak yenilenmesidir. Burada yeniden inşadan kasıt ise, eskisinin eski haline uygun olarak yeniden inşası değil; sendikaların, işçi sınıfının mücadele ve örgütlenme merkezleri olarak, sınıfın iktidar mücadelesinin araçları olarak yeniden inşa edilmesidir.
6 "Çalışanların ortak yasasının çıkarılması" gibi reformcu, emekçiler arasında yanlış mücadele anlayışları yayan girişimler, aynı eski uzlaşmacı sendikal anlayışın devamıdır. Çünkü biliyoruz ki; kapitalist toplumda işçiler, emekçiler talepleri için mücadele eder ve bunların yasalara nasıl geçeceği ise; bu mücadelelerin edindiği mevzilerin düzeyi ile belirlenir. Çünkü söz konusu olan, işçilerin, emekçilerin haklarının yasaya geçirmek olduğunda, sermaye parlamentolarının alabilecekleri en ileri tutum, var olan durumun yasaya geçirilmesidir. Bu en ileri durum bile, daha yasa çıktığı an, emekçilerin mücadelesinin sınırlaması anlamına gelir. Dahası; her reform, sınıfın iktidar için verdiği mücadelenin (devrim mücadelesi) yan ürünüdür. Herhangi bir hakkın yasaya geçmiş olmasını kendi başına bir kazanım olarak görmek, zaten reformculuk tuzağına düşmek olur. Sosyal devletçi anlayışların handikapı bu olmuştur. "Çalışanların ortak yasası" gibi, adı bile idealist olan bir yasa çıkartmayı kendine amaç edinenler de, bu taleplerin içeriğinden ve niyetlerinden bağımsız olarak, toplumun, çıkarları birbiriyle çatışan sınıflara bölündüğü gerçeğini reddetmektedirler. Kaldı ki; işçi "çalışan" olduğu gibi, patron da "çalışmakta"dır; vali, subay, polis vb. de görevlerini yaparken bir tür emek harcamaktadır. Dolayısıyla "çalışanlar" kavramının kendisi bile, sınıf fikri ve sınıf mücadelesi anlayışıyla çatışan bir kavramdır ki; zaten bu fikrin teorisyenlerinin önemli bir bölümü de, "çalışanlar" deyince, açıkça "emeği ile geçinen herkes" diyerek, rantiye dışında herkesi kastettiklerini yazıp çizmektedirler.
7 Burada, DİSK'in kurulduğu yıllarda temsil ettiği sendikacılık anlayışıyla ilgili birkaç şey söylemek, konunun anlaşılmasını kolaylaştırır. Türkiye'de DİSK'in de kuruluş süreci olarak ortaya çıkan ve 1960'ların ikinci yarısında özel sektör merkezli işyerlerinde başlayan, mücadeleci işçilerin, doğrudan işyerlerinde örgütlenerek, işyerlerindeki işçileri de mücadeleye katarak, Türk-İş'in uzlaşmacı sendikacılık anlayışına baş kaldırmaları ve bu başkaldırının somutta DİSK'e geçme mücadelesi olarak şekillendiği Türkiye işçi sınıfı tarihinin en parlak dönemi, kuşkusuz ki, bugün de bizlere öğreten bir dönemdir. Ve bu dönem, sendikacılığın, Türkiye işçi sınıfının sınıf olarak birleştiği bir dönemidir. 15-16 Haziran, bu dönemin hem zirvesini hem de sonunu işaret eder. Çünkü, 16 Haziran gecesi ilan edilen sıkıyönetim; DİSK'i DİSK yapan mücadeleci işçi önderlerini önce cezaevlerine atmış, sonra da onları işyerlerinden tasfiye ederek; sendikal bürokrasinin işçi mücadelesini kontrol etmesi için zemin oluşturmuştur. 12 Mart darbesi ise, sıkıyönetimin başaramadığı yönleri tamamlayarak, DİSK'i, arkasında, kısa ama şanlı bir mücadele tarihi olan bir sendika merkezine, ama "Türk-İş'leşme sürecinde hızla ilerleyen bir sendika merkezine dönüştürmüştür. Bu dönemde bile, sendikal hareketin, işçi inisiyatifinin öne çıkması ve bu inisiyatifin getirdiği ataklık ve mücadelecilik dışında, esas olarak, Türk-İş'e "can veren" uzlaşmacı sendikacılıktan bütünüyle koptuğu da çok söylenemez. Zaten DİSK'in, mücadelenin estirdiği rüzgârlar dinince, hızla "Türk-İş"leşmesinin bir nedeni de budur.
8 Örneğin BEKO fabrikasında, son birkaç yılda, işlerin önemli bir kısmı taşerona aktarılmıştır. Patron ve yetkili sendika, kadrolu ve taşeron işçiler arasındaki rekabeti kışkırtmak için adeta iki işçi kesimini askeri kurallarla ayırmış, kadrolu işçilerin "üst", taşeron işçilerin de "ast" olduğu intibaını yayacak biçimde, elbiseleri, dinlenme ve yemek önceliklerine kadar farklılıkları dayatmışlardır. Kadrolu işçiler, kendilerini taşerondan farklı görmeye başlamıştır. Ama geçen iki yıl içinde, taşeron öyle yayılmıştır ki; kadrolu işçiler azınlığa düşmüş, sendika, azınlık sendikası haline gelmiştir. Eğer süreç bu hızla ilerlerse, yakın bir gelecekte, kadrolu işçilerin hızla taşeron işçilerle aynı statüye ineceğini söylemek kehanet olmaz.
9 Sermaye güçleri; işçiler arasına rekabeti pek çok yolla sokmaktadırlar. Ama, bunun en etkili yolu, emekçileri bölmek, onları aralarında yarışa sokarak, yarışı önde bitirenlerin ödüllendirilmesidir. İşletmelerde "performansa göre ücret" koçbaşı olarak kullanıldığı gibi; örneğin hastanelerde "döner sermayeden pay", eğitimcilerde "ek ders ücreti" gibi ek gelirler sağlama da öteki rekabet unsurları olarak ortaya çıkmaktadır. Üstelik; burada genel olarak, "ücretler arasındaki farkı azaltmak" yönünde tutum almak da yetmez. Çünkü; çok zor geçim şartları altındaki emekçilere; "ek ücretten vazgeç", "döner sermayeye hayır de" demek kolay değildir. Ama bunlara "hayır" demeden de emekçiler arasında birliği sağlamak zordur. Bu yüzden, bu tür durumlarda, genel çözümler yerine; "ek ders", "döner sermaye" gibi farklı ücretlerin "genel ücrete eklenmesi ve herkese verilmesi"ni talep etmek önemlidir.
10 Örneğin İstanbul Avrupa yakasında daha önce işyerlerini işgal ederek DİSK'e geçen Demirdöküm ve Sungurlar gibi işletmelerin işçileri; bölgedeki diğer işletmelerin işçileri tarafından önder görülmüşlerdi. Birçok fabrikanın işçileri, onlarla ilişkiye girip dayanışma sözü aldıklarında, başkaca bir mihrak tanımayarak, harekete geçiyorlardı. Anadolu yakasında ise, benzer rolü, Parsan ve Singer gibi fabrikalar, Adana'da BOSSA aynı rolü oynamıştı.
11 Elbette burada, hakların yasalara geçmesi önemsizdir denmek istenmiyor. Tam tersine, hakların yasalara geçmesi, daha ileri mücadeleler için bir basamaktır. Elbette işçilerin yasalardaki haklarını bilmesi, onları patronlara karşı savunması da son derece önemlidir. Burada karşı çıkılan; "Haklarımız yasalarda yazıyor, öyleyse artık haklar kendiliğinden gerçekleşir" ya da "Madem bu hak yasada böyle yazıyor, daha fazlasını isteyemeyiz" zihniyetidir. Şu bir gerçek ki; eğer arkasında sınıfın gücü olmazsa, yasada yazılan hakkı bile kimse tanımaz. Örneğin sendika hakkı yasada yazar, ama işçinin örgütlü gücü olmadan, bir mücadele yürütmeden, hiçbir patron işçinin sendikalı olmasını kabul etmez. Yani; "Yasa seni korumaz; ancak senin gücün varsa yasa sana dayanak olur!" ilkesi geçerlidir. Bu yüzdendir ki; sendikal mücadelede asıl olan, işçinin örgütlü gücüdür. Eğer örgütlü güç yoksa, hak da yoktur; eğer yeterince örgütlüysen, yasalarda yazmasa da, haklarını alabilirsin! Kural budur.
12 Türk-İş'in genel sekreterini darbe hükümetine bakan olarak verdiği 12 Eylül'ün Anayasası ile milletvekili olan sendikacının sendikacılığı düşürüldü.
13 Kıbrıs konusu, Irak'ın işgali, seçimler, IMF ile ilişkiler, ifade ve basın özgürlüğü, milliyetçi kışkırtmalar, şeriat sorunu, vergiler, eğitim ve sağlık politikaları, ... bütün bu konular, elbette ki sendikaların tavır alması gereken konulardır. Mart 2006
|
Kapitalist toplumlarda devletin kamu adına saldığı vergiler ve yaptığı harcamalar, sınıf menfaatlerinin en çok çatıştığı konulardan biridir. Görünürde devlet, vergileri, bütün toplumun ortak ihtiyaçlarını karşılamak için salar. Gerçekte ise durum tamamen farklıdır. Bu nedenledir ki her sınıf, kendi üzerindeki vergi yükünü azaltmaya ve kamu harcamalarını kendinden yana çevirmeye çalışır. Vergi ve kamu harcamaları etrafında dönen kavgada taraflar, bir yanda sermayedarlar ve onların etrafında kenetlenmiş (yüksek bürokratlar, yüksek gelirli serbest meslek sahipleri, medya patronları ve kalemşorları dahil) bütün burjuva sınıfı; öte yanda emekçi sınıflardır: işçiler, topraksız ve az topraklı köylüler, esnaf ve zanaatkârlar, memurlar. Türkiye'de burjuva sınıfı AKP hükümeti eliyle, 2006 yılının başı itibariyle yeni bir bütçe ve yeni bir vergi tasarısı ile bu mücadelede emekçilere karşı yeni bir hamleye girişmiştir. 1980'lerden beri bütün dünyada burjuvazi, maliye politikalarını emekçilerin aleyhine ve kendi lehlerine yeniden şekillendirme çabasındadır. Türkiye'de de 1980'lerden bu yana hemen her hükümetin programında bir "vergi reformu" yer almıştır. Vergiler defalarca değiştirilmiştir. Bütçe politikaları ve kamu harcamaları da büyük değişiklikler geçirmektedir. Yirminci yüzyılda kapitalizmin sosyalizm tehdidine maruz kaldığı "bir sistem olarak sosyalizmin, kapitalizm karşısında varlığını sürdürdüğü" dönemde, tüm dünyada burjuvazi vergilerin gelir ve servet dağılımındaki adaletsizliği azaltacak şekilde düzenlenmesine rıza göstermekte idi. 1980'lerden itibaren bu tehdit azalınca burjuvazi vergi sistemlerini kendi lehlerine yeniden "düzeltmeye" giriştiler. Bu kitapçık, Türkiye'de burjuva sınıfın vergi alanındaki en son hamlesinin emekçilere etkisini anlatmaktadır. Metnin reforma ilişkin kısımları basına sızan bilgilere dayanmaktadır. Burjuva sınıf temsilcilerinin Mecliste vergi kanun tasarısını tadil etmeleri, sağından solundan değiştirmeleri mümkündür. Bu yüzden, kitapçığın amacı sadece bir tasarıyı anlatmak değil; emekçilere Türkiye kapitalizminde vergi sisteminin genel olarak nasıl işlediğini de anlatmak ve geleceğin egemen sınıfı olarak emekçileri, bu iktisat politikası aracı üzerinde bilgilendirmek ve bilinçlendirmektir. Dolaylı ve doğrudan vergiler AKP'nin reform tasarısını tartışmak için vergide adalet, doğrudan ve dolaylı vergi kavramlarını tanımak gerekir. Vergide adalet deyince, verginin mükelleflerin ödeme gücüne göre düzenlenmesi akla gelir. Anayasada bile "Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür. Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı, maliye politikasının sosyal amacıdır" ifadesi yer almaktadır (73. madde). Dolaylı vergiler, mal ve hizmet alım-satımı ve benzer muameleler üzerinden ödenen vergilerdir. Katma Değer Vergisi, Özel İletişim Vergisi, Özel Tüketim Vergisi, Gümrük Vergisi ve harçlar gibi. Doğrudan vergiler (bunlara dolaysız vergi de denir) gelirlere ve servete salınan vergilerdir. Gelirden alınan doğrudan vergilere örnek Gelir Vergisi ve şirketlerin kârları üzerinden ödedikleri Kurumlar Vergisidir. Servetten alınan doğrudan vergilere örnek, Emlak Vergisi, Motorlu Taşıtlar Vergisi, Veraset ve İntikal Vergisidir. Verginin hesaplanmasında esas alınan gelir, servet gibi tutarlara verginin matrahı denir. Dolaylı vergiler mal ve hizmet alım-satımına salındığından, zengin de fakir de aynı malı-hizmeti alırken aynı miktar vergi öder. Mal ve hizmetlerin kalitesi ya da lüks niteliği fark etse de vergi oranı aynıdır (örneğin lüks bir "restoranda" yenen yemek ile gecekondu semtindeki lokantada yenen yemeğe aynı oranda KDV ödenir). Buna mukabil doğrudan vergiler, mükellefin gelirinin ya da servetinin bir oranı olarak belirlenir. Ve bu vergi oranı, gelirin miktarına ve servetin miktarına göre değişik seviyelerde saptanabilir. Genel olarak gelir ve servet vergileri bu şekilde "artan oranlıdır". Düşük gelirlere veya küçük servetlere düşük oranlar, yüksek gelirlere veya büyük servetlere yüksek oranlar uygulanır. Bu sebeple, genel olarak doğrudan vergiler ödeme gücüne ayarlı olduğu için, bunların daha adil olduğu, dolaylı vergilerin daha adaletsiz olduğu kabul edilir. Gerçi zaruri ihtiyaçları karşılayan mal ve hizmetlere düşük oranlar ve zaruri ihtiyaç olmayan mal ve hizmetlere yüksek oranlar uygulamak, dolaylı vergilerin adaletsizliğini bir nebze azaltabilir. Ama yine de zorunlu ihtiyaç maddeleri satın alır iken zenginle fakirin aynı oranda vergi ödemesi, temel adaletsizliği muhafaza etmektedir. Doğrudan vergilerin adaleti de mutlak değildir. Yirminci yüzyılda kapitalizmin Ekim Devrimi ve sosyalizm tehdidi altında bulunduğu dönemde, kapitalistler doğrudan vergilerin gelir ve servet dağılımındaki eşitsizliği azaltacak şekilde, çok farklı oranlarla düzenlenmesine rıza göstermekte idi. Devlet, düşük gelir ve servetleri düşük oranda, yüksek gelir ve servetleri yüksek oranda vergilendirmekte idi. Geçim indirimi gibi ilave uygulamalar, emekçilerin vergi yükünü hafifletmekte idi. Fakat sosyalizm tehdidi '50'li yılların sonundan başlayarak 1980'lerde iyice zayıflamaya başlayınca; dünyada burjuvazi sosyal refah devleti anlayışını terk ederken, doğrudan vergilerin artan oranlı yapısını da bozmaya başladılar. ABD'de ve Avrupa'da sermaye gelirlerinden ödenen vergileri azaltma eğilimi devam etmektedir. AKP'nin 2005 sonunda tezgâhladığı reform da aynı doğrultudadır; Gelir Vergisi sisteminin gelir dağılımını düzeltici etkisini azaltmayı amaçlamaktadır. Türkiye'de Gelir Vergisi hâlâ artan oranlıdır; yüksek gelirleri daha yüksek oranda, düşük gelirleri daha düşük oranda vergilendirmektedir. Yani doğrudan vergi, dolaylı vergilere nispetle ödeme gücüne daha uyumludur. Bu sebeple doğrudan vergilerin toplam vergi gelirleri içinde oranının azalması bütün olarak vergi sistemimizin daha adaletsiz hale geldiği anlamına gelir. 1. şekilde kalın çizgi, doğrudan vergilerin vergi gelirlerindeki yüzde payını göstermektedir. İnce çizgi dolaylı vergilerin vergi gelirleri içindeki yüzde payını göstermektedir. İnce çizginin seyrinden, 1960'larda emekçilerin yükselen mücadelesiyle genel bütçede dolaylı vergilerin yüzde 70'e yakın bir paydan 1980'de yüzde 40'ın altına düştüğünü, sonra 1980'den itibaren burjuva iktidarlarının bu payı yine yüzde 70'e çıkardığını görüyoruz. (Şekilde gösterilen sadece genel bütçe vergileridir; fon adı altında toplanan vergiler ile belediye vergileri dahil değildir.) Şekil, Türkiye sınıf mücadelesinin vergilere nasıl yansıdığını gözler önüne sermektedir. Burjuva sınıfının "vergi reformu" Burjuva sınıfın AKP iktidarının doğrudan vergileri hafifletme siyasetini nasıl sürdürdüğüne bakalım: (1) Birkaç yıl önce Kurumlar Vergisi oranı yüzde 46'dan yüzde 30'a düşürülmüştü. AKP'nin reformuyla bu oran yüzde 20'ye düşmektedir. Kurumlar Vergisi, şirketlerin, kooperatiflerin kâr gelirlerinden ödedikleri bir doğrudan vergidir. Burjuvalar, Kurumlar Vergisinin şirketlerin yatırımda kullandığı kârların bir kısmını devlete aktardığı için yatırımları kösteklediğini, dolayısıyla istihdam artışını da engellediğini iddia eder. Bu gerekçe ile Kurumlar Vergisine yatırım indirimi konmuştur. Yani şirketler, şimdiye kadar vergiye matrah olan kârlarını hesaplarken yatırım harcamalarının yüzde 40'ını kârdan çıkarabilmekte idi. (2) Yeni vergi reformu, Kurumlar Vergisinden yüzde 40'lık yatırım indirimini kaldırmaktadır. Yatırım indiriminin kaldırılması, Kurumlar Vergisini yüzde 30'dan yüzde 202ye düşürmeyi telafi edecek bir değişiklik olarak sunulmaktadır (güya biri şirketlerin lehine, diğeri aleyhine). Şirketlerin kârlarını faizde vs. işleteceğine fabrika inşası, makine teçhizat alımı gibi sabit yatırım harcamalarında kullanması, işçi sınıfı ve emekçiler açısından tercih edilir. Kapitalizm şartlarında, toplumsal açıdan, Kurumlar Vergisi oranını yüksek tutmak ve sabit yatırım harcamalarına bu vergiden indirim uygulanması ehvendir. AKP2nin hem Kurumlar Vergisi oranını azaltması, hem de yatırım indirimini kaldırması, sermayedarların daha çok kâr biriktirmesine, kârlarını faizde işletmesine ya da yurtdışına kaçırmasına yarayacaktır. (3) DSP-MHP-ANAP koalisyonu Gelir Vergisinin en üst dilimini (yani en üst gelir grubunun gelirinden ödediği vergi oranını) yüzde 552ten yüzde 402a indirmişti. AKP yeni reformuyla bunu yüzde 35'e düşürecektir. En düşük gelirlere uygulanan vergi oranı yüzde 15'tir. AKP bunu değiştirmemektedir. Dilimlere uygulanan Gelir Vergisi oranları yüzde beşer puan artarak en üst dilimde yüzde 35 olacaktır. Sonuç olarak, mesela yılda 78 bin YTL kazananla yılda 500 bin YTL kazanan aynı orana tabi tutulmaktadır; ikisi de yüzde 35 oranında Gelir Vergisi ödeyecektir. Gelir Vergisinin en üst dilimine giren gelirler büyük mülk sahiplerinin, yüksek gelirli serbest meslek erbabının, yüksek gelirli holding medya gazetecilerinin gelirleridir. Bunların Gelir Vergisi oranını azaltmak, emekçilerin ödediği vergi oranına yaklaştırmaktadır. AKP, ücretlere uygulanan 45 YTL özel indirimi 1 Ocak 2004 tarihinden itibaren kaldırarak Gelir Vergisinin artan oranlı niteliğine bir darbe vurmuştu. Burjuva sınıfı AKP'nin yeni reformu ile Gelir Vergisinin artan oranlı niteliğini aşındırmaya devam etmektedir. AKP iktidarının vergi tasarısında bunların dışında da birçok yeni düzenleme mevcuttur. Bu düzenlemelerin "istisnalar" ile birlikte yabancı sermayeyi kayıracağını Başbakan Erdoğan müjdeledi!: "Gelir Vergisi için uygulanan en yüksek oranının yüzde 35'e, Kurumlar Vergisinin de yüzde 20'ye çekilmesiyle, Türk yatırımcı için yüzde 44 olan vergi yükü yüzde 34'e, küresel sermaye için ise yüzde 37 olan yük yüzde 28'e indirilmiş olacak..." Reformun emekçilere etkisi Bu vergi reform düzenlemelerinin emekçileri nasıl etkileyeceğini görmek için, vergi gelirlerini emekçilerin ödediği ve burjuvaların ödediği şeklinde ikiye ayıralım. Kamunun harcamalarını da, kamu borcunun faiz ödemeleri ile kamu hizmetlerine ve kamu yatırımlarına yapılan harcamalar diye ikiye ayıralım. Bu takdirde, vergi gelirleriyle harcamaları eşitleyerek (emekçilerin ödediği vergiler) + (burjuvaların ödediği vergiler) = (kamu borcunun faiz ödemeleri) + (kamu hizmetleri ve yatırımları) şeklinde bir bütçe denklemi yazabiliriz. Burada vergi dışı gelirleri görmezden geliyoruz. AKP'nin vergi reformunda sadece Kurumlar Vergisi oranındaki indirimin vergi gelirlerini 2-3 milyar YTL azaltacağı hesaplanmaktadır. Yani reformla denklemin sol tarafında azalma olacaktır. Denklemin sağ tarafındaki kamu borcunun faiz ödemelerinden vazgeçmek söz konusu değildir. Burjuva sınıfının iktidarları, IMF 'ye verdiği taahhütlerin arkasına sığınarak, bütçeden kendilerine aktarılan faiz ödemelerini dokunulmaz kılmıştır. Bu vaziyette reform, burjuvaların ödediği vergileri azalttığına göre, faiz ödemelerine de müdahale edilemiyor ise, bütçe dengesi nasıl sağlanacaktır? Bütçe dengesi besbelli ya emekçilerin ödediği vergileri artırarak, yani bütçe gelirlerindeki azalmayı emekçilere ödeterek sağlanacaktır; ya da kamu hizmetlerini ve kamu yatırımlarını kısarak sağlanacaktır. Her iki çözüm de emekçilerin aleyhinedir. Bu reformun faturası emekçilere, ya daha çok dolaylı vergilerle, ya da daha az, daha kalitesiz ve daha özelleştirilmiş kamu hizmetleri ile yansıyacaktır. Burjuva basınında bile reformun emekçilerin aleyhine işleyeceğini yazanlar çıktı. Birisi bu reformu vergide "fakirden al zengine ver" diye tarif etti. Burjuva medyasında bazıları, yabancı ve yerli iş çevresinin üretim üzerindeki ağır vergi yükünden şikayetçi olduğunu, ağır vergi yükünün yarattığı kayıt dışılığın getirdiği haksız rekabetten de yakındığını yazmaktadır . Ekonomide, burjuvaları sıkan yasaların çiğnenmesine göz yummak, sonra da "yasa çiğneyenler haksız rekabet yapıyor; yasayı değiştirelim" demek, ancak burjuva siyaset anlayışına sığar. Öte yandan burjuva basını bu vergi değişiklikleri ile Türkiye'nin kendisine benzer ülkelerdeki vergi yüklerine yaklaşmış olacağını ve rekabet gücünün artacağını, bunun da yabancı sermayeyi Türkiye'de yatırım yapmaya teşvik edeceğini iddia etmektedir. AKP'nin amacı yatırımı teşvik etmek olsa, Kurumlar Vergisinden yatırım indirimini kaldırmazdı. Nitekim eski maliyeci bir yazar, yatırım indirimini kaldırmanın sanayicilerin ödeyeceği Kurumlar Vergisini artıracağını; ve ticaret, rant ve finans sermayedarlarının ödeyeceği Kurumlar Vergisini azaltacağını hesaplamıştır. Yani sermayedarları daha az maddi üretim yapmaya, daha çok finansal ve ticari işlerle uğraşmaya teşvik edecektir. Vergi indirimlerinin burjuva sınıfı kayırması AKP'nin 2005 sonunda hazırladığı Vergi Reformu tasarısı Mecliste yasalaşmasa dahi (her kapitalist ülkede olduğu gibi) Türkiye'de vergi sistemi emekçilerin aleyhine ve mülk gelirleriyle yüksek serbest meslek gelirlerini kayıran uygulamalarla doludur. Bunlardan başlıcalarını inceleyelim: Gelir vergilerinde istisna sistemi, emekçiler aleyhine bir sürü adaletsizlik kaynağıdır. Sermayedarın (sanayicinin, tüccarın vs.) veya serbest meslek erbabının (yüksek gelirli doktorun, avukatın, mühendisin vs.) yaptığı birçok özel harcamayı, mesleki faaliyeti için gerekli imiş gibi göstererek, Gelir Vergisinin matrahı olan gelirinden düşmesine vergi mevzuatı izin vermektedir. Şirket sahibi sermayedarlar, iş yerlerinde kendilerine veya misafirlerine ikram ettiği çay, kahve, meşrubatın tamamını şirket kayıtlarına geçirip vergiye matrah olarak gelirlerinden düşebilmektedir. Emekçiler ise iş yerlerinde içtikleri veya ikram ettikleri çayı, kahveyi, meşrubatı cebinden öder. Şirket sahipleri vergi muafiyeti tanınan vakıflara veya kamu yararına sayılan derneklere bağış yaptığında, bu bağışların bir kısmını vergi matrahından düşebilmektedir. Emekçilerin bağış yapması halinde böyle bir imkanı yoktur. Şirket sahipleri iş yerine alıp kullandığı bilgisayarla ilgili tüm giderlerini (internet giderleri dahil) şirket faaliyetleriyle ilgili gider olarak kaydedebilmekte, yani vergi ödeyeceği kazancından düşebilmektedir. Aynı şekilde şirket adına faturalaştırdığı cep telefonuna ilişkin tüm giderlerini vergi matrahından indirebilmektedir. Emekçiler bu faturaları aynen ödemek zorundadır. Şirket sahibi eş ve dostlarıyla lokantalarda yemek giderlerinin tamamını "temsil ve ağırlama" gideri olarak şirket kayıtlarına geçirip vergi matrahından düşebilir. Şirket sahibi otomobilinin alım-satım, bakım onarım, akaryakıt ve benzer tüm giderlerini şirkete kaydedip vergi matrahından çıkarabilir. Emekçi hasbelkader otomobil sahibi olmuşsa, otomobile ait hiçbir giderini vergi matrahından düşemediği gibi, otomobile ait giderlerinden vergi iadesi dahi alamaz. Sermayedarlara verilen bu imtiyazlara karşılık emekçilerin elektrik, telefon, temizlik malzemesi, bebek maması, çocuk bezi, ulaşım, akaryakıt, tüpgaz, gazete, dergi gibi temel harcamalarını Gelir Vergisi matrahından düşmek bir yana, bunların vergi iadesini dahi alamaması, vergi sisteminin emekçiler aleyhine yapısının başka bir boyutudur. Vergi kaçırma ve denetim meselesi Vergi sistemimiz daha başka bir yönden de mülk gelirlerini ve yüksek serbest meslek gelirlerini ücretli emek gelirlerinin aleyhine kayırmaktadır. Emek gelirlerinin vergisi kaynağında kesilmektedir; yani işveren (devlet ya da özel patron) maaş veya ücretleri öderken aynı zamanda vergisini ayırmaktadır ve yatırmaktadır. Buna mukabil bir kısım mülk gelirlerinin vergisi ve serbest meslek erbabının Gelir Vergisi, mükelleflerin beyanına göre ödenmektedir. 1. tablo, beyana tabi gelir vergilerinin, gelir vergilerinin tümü içinde payının azaldığını göstermektedir. Bunda kira gibi bazı gelirlerin beyandan çıkarılıp stopajla ödenmeye başlamasının etkisi olabilir. Ama beyana tabi gelir vergilerinin payının azalması, başka bir sorunu da işaret etmektedir: vergi kaçırma sorunu. 1. Tablo Beyana tabi Gelir Vergisinin gelir vergileri içindeki yüzde payı Kaynak: İ. A. Acar, M. E. Merter, "Türkiye'de 1990 sonrası dönemde Vergi Denetimi ve Vergi Denetiminde Etkinlik Sorunu", Maliye Dergisi, sayı 147, Ocak-Şubat 2005. http://www.maliye.gov.tr/apk/md147/vergi%20denetimi.pdf http://www.muhasebat.gov.tr/mbulten/T8-1-2.htm (1.1.2006) Beyana tabi mükelleflerin gelirlerini doğru beyan etmeyerek vergi kaçırabilmesi, mülk sahiplerine ayrı bir avantaj sağlamaktadır. Gelir Vergisi ücretlerinden kaynağında kesilen emekçilerin emek gelirlerini saklayacak gizleyecek durumu yoktur. Beyana tabi mükellefleri, gelir gizleyip vergi kaçırmaktan caydırmanın yolu denetleme ve cezalandırmadır. Türkiye'de kanunlar beyana tabi mükelleflerin hesaplarını denetleyen denetim elemanlarına, meslekte on yıl çalıştıktan sonra sınava tabi tutulmaksızın yeminli mali müşavir olarak çalışma yetkisi vermektedir. Bu, denetim elemanlarının hızla görevden ayrılmasına sebep olmaktadır. 02.01.2006 itibariyle Maliye Bakanlığı'nın 1151 hesap uzmanı kadrosundan 292'si kullanılmakta, diğerleri boş idi. Şubat 2005'te hesap uzmanı, maliye müfettişi, gelir kontrolörü (ve bunların yardımcıları ve stajyerleri dahil) toplam 10468 kadroda sadece 3419 kişi çalışmakta idi, kalan kadrolar boştu. Binlerce iktisat ve işletme mezunu işsiz gezmesine rağmen devlet esrarengiz bir şekilde bu kadroları dolduramamaktadır. 2. Tablo Mükellefleri denetleme oranı (yüzde) Kaynak: İ. A. Acar, M. E. Merter, "Türkiye'de 1990 sonrası dönemde Vergi Denetimi ve Vergi Denetiminde Etkinlik Sorunu", Maliye Dergisi, sayı 147, Ocak-Şubat 2005. http://www.maliye.gov.tr/apk/md147/vergi%20denetimi.pdf http://www.gelirler.gov.tr/gelir2.nsf (1.1.2006) Açıklama: Denetim sayısının Gelir Vergisi ve Kurumlar Vergisi mükelleflerine yüzde oranıdır. Daha da önemlisi; birkaç yıl sonra özel sektöre ücretle müşavirlik yapmayı planlayan bir denetim elemanı, ileride müşterisi olacak insanları ve kurumları denetlerken kamunun menfaatini korumakta ne kadar istekli olabilir? 2. tablo, denetleme elemanlarının yaptığı denetimlerin, Gelir Vergisi ve Kurumlar Vergisi mükellef sayısına oranını yüzde olarak göstermektedir. Mükelleflerin yüzde üçünü beşini denetlemenin vergi kaçırmayı caydırmayacağı ortadadır. Bu oranlara göre yanlış gelir beyan edenin yakalanma ihtimali yüzde beşi geçmemektedir. Gelirini yanlış beyan edip yakalanan cezalandırılıyor mu? Vergi denetçileri mükellefin beyanında usulsüzlük keşfettiğinde, suçlu mükellef ile "uzlaşabilmektedir". Bu konuda iki araştırmacının tespiti ilginçtir: "Vergiyi hiç tahsil edememektense, belirli bir indirim yapılmak suretiyle verginin ödenmesini sağlamak amacıyla uzlaşma müessesesi ilk olarak 1963 yılında Türk Vergi Sistemine girmiş ve 1987 yılında kapsamı genişletilmiştir. Bir yandan vergi kaybının önlenebilmesi için vergi denetimi yapılırken, diğer yandan mükellefleri, vergilendirmeye ilişkin işlemlerde sorumsuz davranmasına sebep olabilecek "ilerde nasıl olsa uzlaşma müessesesinin varlığından dolayı vergi dairesiyle anlaşarak, ödemediğim vergiyi cezasıyla birlikte indirimler yapıldıktan sonra taksitler halinde öderim" düşüncesine yönlendirebilecek bir müessese olan Uzlaşma Müessesesi tezat oluşturmaktadır. Ülkemizde caydırıcılık etkisi zaten çok azalmış olan vergi cezalarının etkinliği, uzlaşma ile daha da azalmaktadır." Burada "müessese" kelimesi, uygulama anlamındadır. Aynı araştırmacılar çalışmalarının devamında şu tespiti de yapmaktadır: "Vergi inceleme raporlarının büyük bir kısmı uzlaşma ile sonuçlanmakta, oldukça az bir kısmı ise yargıya intikal ettirilmektedir. Yargıya intikal eden uyuşmazlıkların genellikle büyük tutarlı vergi inceleme raporlarından oluştuğu, bunlara ilişkin yargı kararlarının da büyük ölçüde vergi idaresi aleyhine sonuçlandığı görülmektedir." Yani mahkemelerin genellikle vergi denetçilerini haksız, vergi kaçırmakla suçlanan mükellefleri haklı çıkardığı anlaşılmaktadır. 3. Tablo İncelenen matrahlar ve inceleme sonucu matrah farkları (trilyon TL) Kaynak: İ. A. Acar, M. E. Merter, "Türkiye'de 1990 sonrası dönemde Vergi Denetimi ve Vergi Denetiminde Etkinlik Sorunu", Maliye Dergisi, sayı 147, Ocak-Şubat 2005, 19. s.. http://www.maliye.gov.tr/apk/md147/vergi%20denetimi.pdf http://www.gelirler.gov.tr/gelir2.nsf (1.1.2006) Açıklama: A: incelenen beyan edilmiş matrahların toplamı. B: denetçilerin tespit ettiği matrahlar ile beyan edilmiş matrahlar arasındaki farkların toplamı. C: yüzde olarak B/A oranı. 3. tablo, Maliye Bakanlığı'nın vergi kaçırmak için gelirlerin ne kadar yanlış beyan edildiğini gösteren istatistiklerinden hesaplanmıştır. A satırındaki rakamlar, her yıl vergi denetçilerinin incelediği mükelleflerin beyan ettiği gelirlerin trilyon lira olarak toplamıdır. B satırındaki rakamlar, denetçilerin inceledikleri mükelleflerin denetçilere göre beyan etmesi gereken (gerçek) gelirleri ile beyan ettikleri gelirin farkıdır. Yani denetlenen mükelleflerin eksik beyan ettiği gelirler toplamıdır. C satırındaki rakamlar bu eksik beyan edilen gelirlerin beyan edilen gelirlere oranıdır. Yani gizlemeye çalışılan gelirlerin beyan edilene yüzde oranıdır. C satırı 1991'den 2004'e eksik beyan edilen gelir oranının yüzde 26 ile yüzde 184 arasında değiştiğini göstermektedir. 1994 ve 2001 yıllarında bu Gelir Vergisi kaçırma rezaletinin inanılmaz boyuta ulaşması, burjuvaların bunalım yıllarında devletin maliyesini çökertecek şekilde davrandıklarını göstermektedir. 2. tablodaki mükellefleri denetleme oranının düşüklüğünü ve 3. tablodaki gizlenen gelirlerin boyutunu göz önüne alınca, Türkiye'de beyana tabi vergilerden kaçırılan meblağın ne kadar büyük olduğu ve bunlar tam ödenecek olsa devletin maliyesini büyük ölçüde rahatlatacağı tahmin edilebilir. Her yıl beyan edilen gelirler açıklandığında burjuva basın bile beyan edilen gelirleri alaya almaktadır. 15 Haziran 2005'te beyana tabi mükelleflerin vergi kaçırmasını ele alan bir yazar şöyle yazıyor: "Sadece kuyumcuya ve diş hekimine değil, konfeksiyoncuya, fırıncıya, deri ticareti yapana, ayakkabıcıya, mobilyacıya, lokantacıya hatta kürkçülere bile kız vermeyin. Nedenine gelince, bunların aylık kazancı, asgari ücretli kadar bile değil. Evlendiklerinde, bu gelirleriyle de kızınızı geçindiremezler, çocuğunuz perişan olur! ... Özel muayenehane sahibi doktorların ortalama gelir beyanı, ödedikleri Gelir Vergisini düştükten sonra 664 YTL. Mühendislik ve mimarlık bürosu olan mimar mühendislerin geliri de hemen hemen aynı. Bu parayla da ev kirası, apartman aidatı, elektrik, su, havagazı vs. derken, evin giderlerini zor karşılarlar. Diğerlerine yani yemeye, içmeye, giyime, ulaşıma, çocukların okuluna para kalmıyor!.. Hürriyet'te okudunuz, asgari ücretli brüt 488.7, devlette çalışan bir odacı 525 YTL aylık alırken, kürkçüler 221, diş protez ve laboratuvarları 147, mobilyacılar 260, ayakkabı imalatçıları 264, diş hekimleri 382, kuyumcular 414 YTL aylık gelir beyan etmişler. Liste uzayıp gidiyor..." Faizcileri kayıran uygulama Ücretlilerin gelir vergileri kaynakta tevkif edilmektedir. Buna ilaveten, mevduat faizi gibi bazı mülk gelirlerinin de gelir vergileri stopajla kesilmektedir. Mülk gelirlerinden stopajla kesilen vergiler tek oranlıdır; gelirin miktarına göre değişmez. Emekçinin üç kuruşluk vadeli hesabı varsa, bundan kazandığı faiz gelirine büyük patronlarla aynı oranda Gelir Vergisi ödemektedir. Bu yetmiyormuş gibi, devlet, para babalarının devlet tahvilinden ve hazine bonosundan "kazandıkları" faiz gelirinin büyük bir kısmından vergi almamaktadır. 2004 yılı mülk gelirlerini 2005 Martında beyan eden zenginler, 303.400 YTL'ye kadar devlet tahvili ve hazine bonosu faizlerinden Gelir Vergisi ödemedi. Faiz kazançları bu rakamı aşanlar, faiz gelirlerinden bunu aşan kısmı için vergi ödedi. 2005 mülk gelirlerini 2006 Martında beyan edecek olan para babası vergi mükelleflerinin, 2005 yılında devlet tahvili ve hazine bonosu faiz gelirlerinin 408.280 YTL'sinden vergi alınmayacaktır. Gerçi gücü imkanı yetiyor ise emekçi de devlet tahvili veya hazine bonosu alıp bu indirimden yararlanabilir. Buradaki adaletsizlik emek geliriyle mülk gelirleri arasındadır. Bir yanda emekçi bedenen ve zihnen çaba harcayarak, alın teri ve göz nuru dökerek helâlinden kazandığı (yılda ne ediyorsa, dört bin YTL? Beş bin YTL? Altı bin YTL?) ücretinden, maaşından Gelir Vergisi ödeyecek; öte yandan birileri de hiçbir iş yapmadan, parmağını dahi kıpırdatmadan kazandığı 100 bin YTL, 200 bin YTL, 300 bin YTL faiz gelirinden bir kuruş vergi ödemeyecek! Burjuva sınıfın vergi politikasının ne kadar adaletsiz olduğunun başka bir kanıtı da bu rezilâne haksızlıktır. Verginin yansıması Vergi yükünün sınıflar arasında nasıl paylaşıldığı meselesinde ince bir husus var. Bir verginin yükünü daima verginin görünürdeki mükellefi, vergiyi teslim eden taşımaz. Herhangi bir verginin nihayette kimin refahını azalttığına verginin yansıması denir. Devlet bir malın satışına yeni bir vergi saldığında, o malın satışından biriken vergiyi satıcıdan tahsil eder. Ama o vergiyi gerçekte kim ödemektedir? Satanlar mı, alanlar mı? Şayet yeni bir vergi salındığında satıcılar, malın satış fiyatındaki artışın satışları etkilemeyeceğini hesaplıyor ise, vergiyi tümüyle satış fiyatına ilave eder. Bu durumda satıcıların mal satışından kazançları değişmeyecektir. Vergiyi, malı daha yüksek fiyattan alan alıcılar ödemiş olacaktır. Vergi alıcılara yansıyacaktır. Yok eğer satıcılar, malın satış fiyatında ufak da olsa bir artışın satışları çok keseceğinden korkuyor ise, vergi salındığında malın satış fiyatını artırmaz. Vergiyi kendi kazançlarından öderler. Satıcılar, vergili fiyatın satışları bir miktar etkileyeceğini hesaplar ise, vergiyi kısmen satış fiyatına ekleyip kalan kısmını kendi ödemeyi uygun görebilir. O takdirde malı satanlarla alıcılar vergiyi paylaşmış olur. Verginin kime yansıyacağını ne belirlemektedir? Bunu irdelemeden önce ikinci bir örnek inceleyelim: Diyelim ki devlet ücretlilerin gelirinden ödenen Gelir Vergisini artırdı. Bu vergiyi vergi dairesine kimin yatırdığı önemli değildir. Vergi kime yansıyacaktır: işverene mi, işçiye mi? O ekonomide tam istihdam olsa; işverenler işçi bulmakta zorluk çekmekte olsa, işverenler işçi bulmak ve birbirinden işçi kapmak için mücadele etmekte olsa, devlet ücretlilerin Gelir Vergisini artırdığında işverenler işçilerini kaçırmamak için işçilerin vergiden sonraki ücretini sabit tutup (yani brüt ücretleri vergi artışı kadar artırıp) gelir vergi artışını kendileri sineye çekebilir. Ama kapitalist ekonomilerde hemen her daim işsizlik vardır ve işçiler işten çıkarılma endişesi içinde yaşar. Bu durumda ücretlilerin Gelir Vergisi oranı artırılsa, vergiyi vergi dairesine patronlar da teslim etse, vergiyi ödeyen işçiler olacaktır. Patronlar için önemli olan vergi öncesi (brüt) ücrettir. İşsizlik varsa, ücretlilerin Gelir Vergisi artırıldığında küçük işletmelerde patronlar brüt ücreti değiştirmeyecektir. İşçilerine vergi düşüldükten sonraki azalmış ücreti ödeyecektir. Büyük işletmelerde ise toplusözleşme pazarlığında patronlar zihinlerinde brüt ücreti hesaplayarak net ücret pazarlığı yapacak ve işçileri vergi artışını yüklenmeye zorlayacaktır. İşsiz kalma korkusu varsa, işçiler ya da sendikaları vergiyi kabullenecektir. Verginin adı ister "ücretlilerin gelir vergisi" olsun, ister "işverenlerin istihdam vergisi" olsun, sonuç aynıdır. Sokaklar işsizlerle dolu ise, istihdamdan doğan herhangi bir vergiyi işverenler işçinin ücretinden düşecektir; ve vergiyi neticede işçiler ödemiş olacaktır. Şimdi genelleyebiliriz. Bir vergiye konu olan faaliyette (istihdamda, satışta vs.) işi yapan taraflardan hangisi o faaliyetten kolay kolay vazgeçemezse, o faaliyete muhtaç ise, vergi ona yansır. Sonuçta vergiyi o taraf öder. Tüketici bir malı tüketmekten kolayca vazgeçebiliyor ise, o malın satışına salınan satış vergisini satıcı öder. Lüks veya fantezi tüketim mallarına konan vergilerin satıcılara yansıması muhtemeldir. Buna mukabil ilaç satışına konan vergi, hastalara yansır, çünkü hastalar ilaca muhtaçtır. Doktorların gelirlerinden alınan vergi artarsa, hastalar muayenehane vizitelerinde bu vergi farkını öder. İşsizlik ortamında, istihdamla ilgili vergiler, sigorta primleri, işçiye yansır; onun ücretinden düşülür. Kapitalizmde emekçilerin iktisadi faaliyetleri ve harcamaları esas itibariyle zaruri faaliyetler ve harcamalar olduğundan, vergiler en çok emekçilere yansır. Vergiler ve kamu harcamaları Katma Değer Vergisinin vergi sistemimize girdiği Özal'lı yıllarda tanıtım filmlerinde, "ödediğiniz her vergi size yol, su, elektrik olarak geri dönecektir" vaadiyle emekçiler vergi ödemeye teşvik edilmekte idi. Burjuva sınıfı artık böyle vaatlerde bulunmamaktadır. Çünkü devletin bütçesi hızla kamu yatırımı yapan ve kamu hizmeti üreten bir mekanizma olmaktan uzaklaşmaktadır. En temel kamu hizmetleri (sağlık ve eğitim) özelleştirilmektedir. Bazı kamu hizmetleri (köy hizmetleri gibi) kamu yönetim reformu çerçevesinde mahalli idarelere devredilmektedir. Üretilen kamu hizmetleri de yurttaşlara eşitçe sunulmamaktadır. Kamu kurumlarında üst düzey bürokratların makam arabaları, lojmanları, hastanelerde refakatçili odalarda yatma imtiyazları ve benzeri ayrıcalıklar kamu kaynaklarının emekçilerden esirgendiğinin ve burjuvalardan yana kullanıldığının örnekleridir. Devletin gelirleriyle üretilen kamu hizmetlerinde bu adaletsizlikler kadar önemli bir adaletsizlik kaynağı, devletin gelirlerinden burjuva sınıfa muazzam miktarlarda faiz ödemesidir. 2. şekil bütçeden yapılan faiz ödemelerinin vergi gelirlerine yüzde oranını ve tüm bütçe gelirlerine yüzde oranını göstermektedir. Şekilde kalın çizgi, faiz ödemelerinin vergi gelirlerine oranının 1990'da yüzde 30'lardan dalgalana dalgalana artarak 2001'de vergi gelirlerinin tümünü aştığını, ondan sonra tedricen azalıp 2004 yılında yüzde 60'ın üzerinde olduğunu göstermektedir. 2. şekildeki ince çizgi, faiz ödemelerinin konsolide bütçe gelirlerine (vergi ve vergi dışı gelirler toplamına) oranının seyrini göstermektedir. Toplam gelirler vergi gelirlerinden daha yüksek olduğundan, faiz ödemelerinin toplam gelirlere oranı, faizin vergi gelirlerine oranından daha azdır. Faiz ödemelerinin toplam bütçe gelirlerine oranı 1990'da yüzde 25'ten 2001'de yüzde 80'e çıktı; 2004'te yüzde 50 seviyesinde idi. Demektir ki hâlâ Türkiye Cumhuriyeti Devleti genel bütçe gelirlerinin takriben yarısını bankalar vasıtasıyla faiz adı altında sermayedarlara aktarmaktadır. Vergi gelirlerinin yüzde 60'ını sermayedarlara faiz şeklinde aktarmaktadır. 1990'dan beri emekçilerin ürettiği milli hasılanın önemli bir kısmı burjuvalara bu surette aktarılmıştır ve aktarma devam etmektedir. 2005'te faiz ödemelerinin bütçe gelirlerine tahmini oranı yüzde 35'dir. AKP iktidarının 2006 bütçesi, gelirlerin yüzde 32'sini, vergi gelirlerinin yüzde 37'sini faiz ödemesine tahsis etmektedir. Sermayenin egemenliğinden adalet beklenmez Türkiye'de milli gelire oranla vergiler ("vergi yükü") başka ülkelere göre olağanüstü yüksek değildir. Bizde yüzde 30 civarındadır. Bazı ülkelerde yüzde 40-50, bazılarında yüzde 25 mertebesindedir. Türkiye'de vergi sisteminin sorunu, adaletsizliğidir. Vergi sistemi, kamu finansmanının yükünü mümkün mertebe emekçilere yükleyecek ve burjuvaların yükünü hafifletecek şekilde düzenlenmiştir. Öte yandan kamu harcamaları giderek daha çok burjuva sınıfın ihtiyaçlarına ve doğrudan kesesine çevrilmektedir. Bu yapısıyla devletin maliyesi bir sınıfın diğerini açıkça sömürdüğü bir mekanizmaya dönmüştür. Son yirmi küsur yıldır burjuva sınıfı, vergi sistemini ve maliye politikalarını kendi lehine ve emekçilerin aleyhine değiştirmektedir. AKP'nin tasarısı, bu çabanın en yeni halkasıdır. Vergi sistemimiz çok karmaşıktır. Maliyenin saldığı vergilerin yanı sıra "bütçe dışı fonların" aldığı vergiler ve belediye vergileri de vardır. Vergi mevzuatı sık sık değiştirilmektedir. Vergi kaçıranlara sık sık aflar çıkarılmaktadır. Bundan daha ayrıntılı ve uzun bir inceleme ile, Türkiye'de vergi uygulamalarında burada değinilmeyen daha birçok adaletsizlik ve suiistimal anlatmak mümkündür. Burada incelediğimiz kadarıyla bile, sistemde hakla, adaletle ve ödeme gücü ile bağdaşmayan, bilakis bu kavramları ayaklar altında çiğneyen birçok uygulama görülmektedir. Doğrudan ve dolaylı vergilerin değişen payları, iş adamlarına tanınan indirimler, beyannameyle verilen vergilerin denetlenmemesi, yapılan yetersiz denetimin ortaya çıkardığı büyük kaçaklar, devletin vergi kaçakçılarıyla uzlaşması, sermaye etrafında kenetlenmiş burjuva sınıfın vergi siyasetidir. Emekçi halkın nasıl bir vergi sistemi gereksediği az çok yukarıdaki anlatımdan çıkmaktadır. Bu çerçevede, emekçi halkın çıkarına olacak bir vergi düzenlemelerinin (vergi reformunun) asgari şu koşulları içermesi gerekir. A Vergi gelirlerini doğrudan vergilere kaydırmak için vergi cetvellerinde yüksek gelirlerin ve yüksek servetlerin vergi oranlarını artırmak gerekir. B Asgari ücretten Gelir Vergisi almamalıdır ve tüm ücret gelirlerinin vergilerini hesaplarken matrahtan asgari ücret kadar indirim yapmalıdır. C İnsanların zaruri ihtiyaçları için satın aldıkları mal ve hizmetlere salınan dolaylı vergiler tasfiye edilmelidir. D İş adamlarının keyfi harcamalarını gider diye kaydetme uygulamasını kaldırmalıdır. E Vergi denetçileri artırılmalı, bunların vergi denetleme görevinde on yıl çalıştıktan sonra özel sektöre geçmesini mümkün kılan mevzuat değiştirilmelidir. F Vergi kaçırma gibi mali suçlarda uzlaşma uygulamasından vazgeçmeli, suçlular hürriyetten men (hapis) cezasının tehdidini hissetmelidir. İşçi sınıfı başta olmak üzere, emekçi halk kitleleri vergi konusunda bugünkünden daha duyarlı bir tutum takındığı ve bu konuyu sınıf mücadelesinin bir unsuru haline getirdiği ölçüde, sermayeyi geriletecek, vergi sisteminde halk lehine düzenlemeler sağlanabilecektir. Ancak vergi sorununun kesin çözümü sosyalist ekonominin inşası ile mümkün olacaktır. Sosyalist ekonomide özel işletmeler tasfiye olunca vergiye de gerek kalmayacaktır. Kamusal ihtiyaçların finansmanını kamu işletmelerinden bütçeye aktarılan safi gelirleri sağlayacaktır. Son olarak şu söylenmelidir ki; Kamu personel reformu, kamu yönetimi reformu, sosyal güvenlik ve sağlık sigortası reformu ile birlikte, burjuva sınıfın vergi tasarısı, Türkiye emekçilerinin çoluğuyla çocuğuyla geleceğini karartmaya yönelik siyasi projenin en yeni darbesidir. Buna engel olmaz isek, bu burjuva sınıfın son darbesi de olmayacaktır. Türk ve Kürt işçiler, yoksul köylüler, memurlar, esnaf, zanaatkârlar, kısaca tüm emekçi sınıflar, güçlerini ortak çıkarları etrafında mücadelede birleştirdiğinde, sermayenin sömürü düzenini tasfiye edecek; adalet, eşitlik, dayanışma ve paylaşma ilkeleri temelinde kendi düzenini kuracak kudrettedir. Şubat 2006
Ülkemizde on yılı aşkın süredir günlük bir işçi gazetesi çıkıyor. Günlük yayınlanan bir gazetenin, işçi hareketi ve devrimci bir işçi partisi açısından tayin edici önemi hiçbir şekilde tartışılamaz olmasına karşın; geride kalan yıllara bir göz atıldığında, durumun önemine uygun hareket edilmediği, güçlü bir araç olduğu halde iyi kullanılamadığı kolayca görülebilir. Bunun nedenleri ve karşılaşılan zorluklar kuşkusuz önemlidir; ancak, nedenlere ve çıkan zorluklara boyun eğerek bir yere varılamayacağı da bilinemez değildir. Bu gerçekten hareketle gazetenin her yönüyle doğru kullanılması, çalışmanın düzeltilmesinin aracı ve temeli olması için, zaman zaman kampanyalar biçimine de bürünen çok yönlü, yaygın mücadeleler yürütülmüştür. Gerek bu mücadeleler, gerekse aradan geçen dönemdeki olumlu ve olumsuz deneyimler devrimci işçi partisinde gazetenin kullanımına yönelik yeni bir girişimin dayanağı olacak bir birikim meydana getirmiştir. Bütün bunların yanında, mevcut siyasal koşullar, gazete çalışmasıyla ilgili olarak yeni bir hamleyi zorunlu kılmaktadır. İşçilerin devrimci partisinin; 4. Parti Kongresi sürecini ve sonraki ayları, örgütün ve çalışmasının dönüşümü ve yeniden inşaası kampanyası dönemi olarak ilan ettiği biliniyor. Bu yazı elbette, partinin yenilemekte olduğu çalışma tarzı ve örgüt planının bütün yönlerini ihtiva etmemektedir. Sorunu gazete ve örgüt ilişkisi cephesinden ele almıştır. Ama bu yanın yeniden inşanın temeli olduğu da bir gerçektir. Yazı bu özelliği ile irdelenmeli ve yeniden inşa için olabildiğince değerlendirilmelidir. Gazete/örgüt planına (çalışmaların örgütlenmesine) ilişkin benzer bir girişimin daha önce de partinin gündemine girdiği ve fakat sorunun her düzeyde yüzeysel ele alınışı nedeniyle istenilen sonucun alınamadığı unutulmamalıdır. Bu yeni hamle; bu kez örgütü ve kadroları boğan statükocu, bireyci anlayış ve alışkanlıklara teslim olmamalıdır. Buna teslim olunmadığı koşullarda; Kürt'ü ve Türk'ü, kadını ve erkeği, yaşlısı ve genci ile sorunların üstesinden gelecek enerji ve yeteneğin partide ve sınıfta mevcut olduğu görülecektir. Bundan kimsenin kuşkusu olmamalıdır. SINIF MÜCADELESİNDE VAZGEÇİLMEZ BİR ARAÇ OLARAK GAZETE Modern gazeteciliğin geçmişi, burjuvazinin aristokrasiye karşı mücadelesine dayanır. Feodal parçalanmışlığı yenme, birleşmiş bir ulus oluşturma ihtiyacı, yani çok yönlü-karmaşık haberleşme zorunlulukları; haftalık, günlük vs. gazete fikri, girişimi ve deneylerinin temelini oluşturmuştur. Burjuvazinin yükselişi çağında; modern bir haberleşme, aydınlatma ve örgütleme aracı olarak sadece gazeteden söz edilebilir. Telgraf, telefon(1), radyo, televizyon, internet vs. sonraki dönemlerde bulunan ve devreye sokulan araçlardır. Gazete, toplumun haberleşme ihtiyaçları ve sınıfların kendilerini sınıf halinde birleştirme ve örgütleme zorunlulukları bakımından, yeri başka herhangi bir şeyle doldurulamaz bir araç olarak etkinliğini ve önemini bugün de korumaktadır. Örneğin, yakın dönem buluşları televizyon ve internet son derece önemli ve kuşkusuz kendi alanları bakımından etkili araçlardır; ama ne var ki, bunlar gazetelerin yerini tutamaz; aksine, özellikle alt sınıflar açısından, ona daha da önem kazandırırlar. Modern çağda basın, sınıflar, ülkeler ve uluslar arasındaki mücadelenin; yeri başka hiçbir şeyle doldurulamayacak temel birkaç aracından biridir. Gerici yönetici sınıflar, yönetilen sınıf ve tabakaları nispeten(2) basın aracılığı ile yönetir; bilgiyi, yığınların istek ve özlemlerini çarpıtma, bilgisizliği, hurafeyi "bilgi" olarak pazarlama; kitleleri sermaye sınıfının çıkarları doğrultusunda şartlandırma, hayaller, yanılsamalar yaratarak hareketsizleştirme; gerektiğinde basın terörü, provakatif habercilik aracılığı ile provake etme görevini büyük ölçüde basın yerine getirir. Günümüzde, medyadan "dördüncü güç" olarak söz edilmesi bir abartı değildir. İşçi sınıfı, sermayeye karşı mücadeleye başladığında, bu mücadelenin araçlarını gökten zembille indirmedi. Aksine, sermaye sınıfının önce aristokrasiye, sonra da kendine karşı bulduğu, örgütleyip kullandığı araçlar ve onların deneyimlerinden yararlandı. Basın, yani o dönemdeki basının tek (yazılı) biçimi olan gazete; işçi sınıfının sermayeye karşı mücadele ve örgütlenmesinin en temel aracı oldu. Böyle olması gerekli, zorunlu ve kaçınılmazdı; ideolojik ve siyasal olarak aydınlanmak ve ortak bir çizgi etrafında örgütlenmek, işçi sınıfı açısından başka herhangi bir şekilde olamazdı. Gazetenin, "kolektif propagandacı, kolektif ajitatör ve kolektif örgütçü" olması düşüncesi; bir gerçeği dile getirmesinin yanında, bütün bir tarihsel deneyimi de ifade eder. 20. yüzyılın başlarında, basın biçimindeki haberleşme aracı olarak, gazetelerden başka bir şey yoktu. Aynı yüzyıl içinde, önce radyo, sonra televizyon, bilgisayar ve internet ortaya çıktı. Bunlar, icatlarından bugüne, etkili ve çok yönlü basın araçları olarak kullanıldılar, kullanılıyorlar. Bu durumda, günlük gazete önemini kaybetmez mi? Bu soruya verilecek yanıt hayatın içinde: Elektronik, özellikle de görsel basını kullanmada sadece ülkemizde değil, bütün dünyada sermayenin gösterdiği istek, özveri ve yeteneği kimse görmezden gelemez. Buna rağmen onun, gazeteden vazgeçmemesi; aksine yazılı basının başka biçimlerini de gündeme sokması asla, bir "fantazi" değildir. İlkin, genel olarak okumanın; günlük gazete biçimindeki basının insanın, insani kültürün oluşumu ve toplumların politik örgütlenmesindeki tarihsel rolü; gazete okurluğunun az çok okur yazar-uygar kişinin anlayış, ilgi ve reflekslerindeki yeri büyüktür. İkincisi, içeriği ne olursa olsun; öteki basın araçlarına göre, irdeleme, inceleme ve karşılaştırmaya imkan tanıyan kendi yapısı nedeniyle gazetenin, kişi için güvenilirlik duygusu yaratma olanağının, dolayısıyla (resimle, yazıyla; gazeteciliğin yarattığı çeşitli sunu biçimleri yanında, elle dokunulabilir, irdelenebilir, somut kanıt olarak algılanabilir, herkesçe saklanabilir olması nedeniyle) etkisinin çok daha fazla olması bir üstünlüktür. Başlıca bu nedenler, basının bütün öteki araçları yanında yazılı basını ve öncelikle de günlük gazeteyi vazgeçilmez hale getirmeye, özellikle de basının genel "güvenirliği" bakımından baş köşeye oturtmaya yeterlidir. Yazılı basının sermaye medyası içindeki yeri böyle; peki bunun, yani günlük bir gazetenin, işçi sınıfı ve partisinin bugünkü yaşamı, çalışma ve eylemi açısından önemi ne olabilir? Şunu hiçbir zaman unutmamak ve her yeni girişim sırasında yeniden vurgulamak, içinden geçilen dönemin beslediği eğilimlerin gücü ve koşullar nedeniyle bir zorunluluktur: Gazete, işçilerin parti ve kitle çalışmasının; yaşam ve eylemlerini birleştirmeleri, bilinçlerini ilerletmeleri, bir parti olarak örgütlenmelerinin; öteki emekçi sınıf ve tabakaları çevrelerinde toplamaları ve bütün halkı her günkü mücadele içinde devrimci bir çizgi üzerinde birleştirmeleri ve sermayeye karşı savaşmayı öğretmelerinin en temel aracıdır. Bu kuşkusuz radyo, televizyon gibi araçların küçümsenmesi anlamına gelmez. Fakat gazete, çalışırken, eylemdeyken, dinlenirken ve her zaman işçilerin ellerinde bulunan silahlarıdır; onların gündelik çalışmaları ve parti olarak örgütlenmelerinin iskeletidir. Gazete bu özelliği ile diğer tüm propaganda ve ajitasyon araçlarından büyük ölçüde ayrılır. Tabii ki işçiler için radyo ve televizyona sahip olmak da son derece önemlidir. Ama açık ki bunlar, gazete kenara itilerek veya sıradan bir araç haline getirilerek elde edilemezler. Aksine, bu hedeflere; gazete, gerçekten gündelik mücadele aracı olarak kullanıldığı; dağıtımı, okunması ve yazılması vs. gibi sorunlar başarı ile aşıldığı oranda ulaşılabilir. Kolektif bir aydınlatma ve örgütleme aracı olarak günlük gazete; sınıfın parti olarak gelişmesi ve halkın mücadelesinin ortak bir hedefe yönelmesi bakımından, heba edilmemesi ve mutlaka yetenekle kullanılması gereken eşi bulunmaz bir araçtır. EMEKÇİ VE HALK GAZETESİ OLMAK Eğer gazete, işçi sınıfının ve halkın mücadelesine yön verecek; gündelik çalışmalarında devrimci işçileri silahlandıracak; sınıfsal ve halkçı uyanışı ve kitle eylemini teşvik edip birleştirecek bir gazete olacaksa bazı tehditlerden, öncelikle bazı geleneksel kötü örneklerden kendisini ayırmalıdır. Bu alanda, hedefleri, mevzilenişi, içeriği, üslubu, biçimi vs. bakımından ayrı bir gelenek olma görevi bir yana bırakılarak söylenirse, hepimizin bildiği öncelikli tehditler şunlardır, diyebiliriz. İlkin, köklerini Kemalizm'den alan ve eğilip bükülmüş haliyle de olsa, bugün Cumhuriyet gazetesinde temsil edilen üst tabaka devrimciliği ve onun gazetecilik okulu ki bu geleneğin, alanında bir okul, bir gazete olarak "başarılı"(3) olduğu söylenebilir. İkinci olarak, sınıf ve sosyalizm adına ortaya çıksa da, kendi grup çıkarını sınıfın ve halkın çıkarından ayıran, onun önüne geçiren grup gazeteciliği ki bu gazetecilik, ilhamını üst tabaka devrimciliğinden, revizyonizmin ve küçük burjuva sosyalizminin ulusal ve uluslararası "birikim"inden alır. Bu tutumun, devrimcilik olarak da, gazetecilik olarak da bir "okul" olmasından söz edilemese bile, anlayış ve alışkanlıklarıyla "sol"da oldukça etkilidir. Her iki gelenek ve eğilimin ortak özelliği; işçi sınıfı ve halkın uyanışı, örgütlenmesi ve kaderini eline alış mücadelesi ve hedefine değil; aksine, işçi ve emekçilerin talep ve özlemlerinin istismarı ve yedeklenmesine bağlanmalarında dile gelir. Aslında bunlar, yığınların uyuşukluğu ve edilgenliğini öngören "üst tabaka devrimciliği"nde birleşirler. Üçüncü bir tehditten de söz etmek gerekir: Genel olarak sermayenin, devletin ve sermaye gazeteciliğinin körüklediği; körükleyenlerin asla inanmadıkları, ama muhalif odakların ve halkın sözcüsü gazeteciliğin inanmasını istedikleri "bağımsız basın ve gazetecilik okulu"dur. Ki bu "okul" bu tutumu ile esasta, işçilerin binbir zorlukla da olsa oluşturduğu basını onların örgütünden ayırmayı, yedeklemeyi ve emek dünyasını basınından mahrum etmeyi öngörür. Nitekim emek basını, bu yönden gelen etki ve girişimlerle çokça uğraşmak zorunda kalmıştır. Bu üç eğilim ve üç gazetecilik anlayışının, emek gazeteciliğinde, önceki dönemlerdeki kadar güçlü olmasa bile, hâlâ dolaylı ve doğrudan etkilerinden söz edilebilir. Bunlar kuşkusuz aşılır; ancak şu önemlidir ki, bu etkilerin birinden kaçınırken ötekine düşmemek ve kendi başarılı örneklerimizin üstünün örtülmesine izin vermemek zorunludur. Öte yandan, sınıf dışı diye topluca ifade edilebilecek bu etkilerin; emek basını ve işçi ve halk gazeteciliği anlayış ve pratiğindeki tahribatının aşılmasının dinamikleri ve esin kaynakları da gözden kaçmamalıdır. Aksi takdirde, ileriye doğru gidilebilmesi olanaksızdır. Bu noktada şunların altını önemle çizmek gerekir: İşçilerin gazetesi, onların örgütlerinden ayrı değildir; aksine onların örgütlerinin tam ortasında ve merkezinde yer alır. Görev ve işlevlerinden dolayıdır ki gazete, muhabirler ağı ile işçi ve emekçiler arasında mevzilenmek; başta fabrika yaşamı olmak üzere, halkın yaşamına girmek; emekçiler arasından, onların tarzı ve diliyle konuşmayı öğrenmek zorundadır. İşçilerin gazetesi, işçi yaşamı üzerinden giderek, Türk'ü ve Kürt'ü ile, bütün halkın yaşamına, bütün yönlerden girmeli ve gerçek bir halk gazetesi olmalıdır. Soruna bu yönden bakılınca, böyle bir gazetenin bir örneği olduğu söylenebilir mi; örneğin, Pravda işçilerin bugünkü gazetesi açısından bir örnek olabilir mi? Bu soruya verilecek yanıt, bazı yönlerden evet, başka bazı yönlerden ise hayır'dır. Evet, Pravda bugüne örnek olabilir, olmalıdır. Pravda, işçilerin (Bolşevik Parti'nin işçiler arasında yeniden kuruluşu başta olmak üzere) ve halkın uyanış ve mücadelesine yardım ediyor, bu mücadeleyi örgütlüyor ve yönetiyordu. Muhabirleri, en önde gelen bilinçli işçi militanlar olarak emekçiler arasında mevzilenmişlerdi; onun gündelik olarak dağıtıcıları, yazarları ve mali olarak destekleyenleri ileri, öncü işçi ve devrimciler kitlesi ve rejime öfke duyan emekçi yığınlarıydı. Bu ve benzer yönleriyle Pravda bugünkü işçi gazetesinin mutlaka örneği olmak zorundadır. Bir başka yönden ise hayır, Pravda bugünkü emekçi gazetesi açısından örnek oluşturmamalı. Zira Pravda, devrimci bir dönemde doğmuştu ve yığınların uyanış derecesi pek çok sorunu kendiliğinden çözüyordu. Ayrıca, bir asır önce yayınlanmıştı; o dönemde yaşam daha dar bir alanda cereyan ediyordu; medya sadece gazetelerden ibaretti. Bugün ise, görülmedik bir yenilginin, görülmedik bir saldırı dalgasının ve görülmedik bir medya bombardımanının yarattığı savruluş ve çöküntünün karakterize ettiği bir dönem yaşanıyor. Öte yandan, insanlığın yüz yıldaki deneyimi ve ilerlemesi ile birlikte, giderek daha da karmaşık özellikler kazanmış yaşam ve mücadele koşullarının, pek çok alanda yüz yıl önce sözü edilmeyecek görevler talep ettiği görmezden gelinemez bir olgu. Eğer bugün bir günlük gazete çıkarılabiliyorsa; bu organ bir yandan yıkıntının yarattığı cereyanları hesaba katmak, öte yandan hem bu yıkıntının sonuçları, hem de bütün bir medya ve eğitim, kültür kurumlarının etkisi ile hayatın bütün alanlarında savaşmak(4) zorundadır. Demek ki, işçilerin bugünkü gazetesi birinci durumda Pravda'yı ve eski işçi partilerinin organlarını örnek alacak; ikinci alanda, yani ilgi alanı genişliği, konu, içerik çeşitliliği, dil ve sunuş biçimleri, teknik ve gazetecilik özellikleri bakımından ise, "okumuş cehaleti" ile karakterize olan bugünkü durumun ve medya bombardımanı ile her alanda savaşmanın zorunlulukları üzerinden şekillenecektir. Burada soru şu: İşçilerin bugünkü gazetesinin; bu her iki durum açısından da kendini değiştirmesi, iyileştirmesi ve yenilenmesi zorunluluğu atlanabilir veya tartışılabilir mi? Bunun atlanamayacağı veya tartışılamayacağı son derece açıktır. Ama bu durum kuşkusuz gazetenin ayrı, özel sorumluluğu değil. Sorumluluğun, gazeteyi de içeren işçilerin partisi ve örgütüne ait olduğu ortadadır. GAZETE, GÜNDELİK ÇALIŞMA VE ÖRGÜT Gazetenin iyileşmesi, değişimi ve yenilenmesinin ve güvenilirlik kazanmasının profesyonel gazetecilerin gayretleri, büro sayısı, şu sayfaların azalması, bunların çoğalması ve en son haberlerle çıkması önlemleri vs. ile bir ilgisinin bulunmadığı tahmin edilebilir. Tabii ki, yetenekli, halka sadık profesyonel gazetecilerden yararlanılabilir. Gazetenin sayfaları, bölümleri yeniden yeniden düzenlenip, iyileştirilebilir. Ancak, profesyonellik, son haberleri atlayıp atlamama, bürolar açıp açamama türünden şeyler, bizzat bugünkü resmi gazetecilik okulu tarafından fetişleştirilmiştir ve yanılsamalara neden olmaktadır. Bir emekçi gazetesi açısından şu hayati derecede önemlidir: Önce, bu gazeteyi çıkaran kadro kendine, bilinçli işçilerin ve örgütlerinin desteğine güvenir ve dayanır. İşin profesyoneli olmak önemlidir kuşkusuz; ama, emek basınının profesyonelliğinin sırrı ve kritik sorunu, ifadesini kendine güvende, ileri işçiye ve örgütüne dayanmada bulur. Genç bir kadro, pek çok sorunu olmasına rağmen zaafları yanında iyileri de olan gelişmeye müsait, savaşçı bir gazete çıkarıyor. O halde, bu kadro neden kendini profesyonel gazeteciler topluluğu olarak görmesin. Bu, kendi eksiklerini görme ile çelişmez. Ve neden profesyonel bir ekip olarak kendine gereğince güvenmesin? Görünen o ki, önce bu sorunların ve yol açtıkları zaafların zihinlerde netleşmesi ve her şeyin yerli yerine oturması gerekiyor. Gazetenin bugünkü temel sorunu; bütün öteki zayıflıkların yaşam alanı bulmasına yol açan başlıca sorunu, işçilerin örgütüyle (öyle düşünülmese bile) ayrı mecralarda yürümesi; parti örgütlerinin, gazeteyi günlük çalışmanın temeli, temel aracı yapmada atıl kalmalarıdır. Parti örgütleri, gazeteyi aydınlatma ve örgütleme aracı olarak genelde kullanmıyorlar. Gazetenin bugünkü temel sorunu budur ve görülebileceği gibi bu sorun, gazete büroları ve görevlilerinden önce partinin, örgütün, kadro ve üyelerin sorunudur. Sonuç olarak: gazetenin, işçilerin parti olarak örgütlenmesinin iskeleti olması; parti örgütlerinin gündelik çalışmalarının temeli ve temel aracı olarak kullanılması mutlaka sağlanmalıdır. İlkin: Parti örgütlerinin bulunduğu, örgütlenme çalışması yaptığı; henüz olmadığı ama girmeyi hedeflediği her fabrika, işyeri, okul, mahalle, sokak ve köyde; parti örgütü, görevli grubu veya kişisi gazeteyi gündelik olarak, kesintisiz, düzenli bir şekilde ve giderek alanını genişleterek dağıtmalıdır. Bu, gazetenin örgüt tarafından kullanılışının ilk adımı olduğu gibi; örgütün orada yürüttüğü çalışmanın gerçekten politik çalışma ve parti çalışması olmasının da ilk temel işi, görevidir. Bu olmadan, çalışmanın politik parti çalışması düzeyine yükselmesi olanaksızdır. İkincisi: Gazete okuru olan işçilerin gazeteyi tartışmaya, kendi alanları için sonuçlar çıkarmaya, somut görevler ve işler belirleme ve üstlenmeye sevk edilmeleri gerekmektedir. Parti örgüt ve görevlilerinin onlarla birlikte kümelenmeleri; bu çalışmalar içinde onları ilerletme, partiye kazanma, parti örgütü haline getirme, her birini yeni işçi çevrelerinde gazetenin dağıtıcısı ve yeni çevrelerin örgütleyicisi olarak görevlendirmeleri zorunludur. Aksi durumda, çalışma yarım bir çalışma olarak kalacağı gibi; hareketin ileri sürdüğü, gazetenin etkilediği yeni güçlerin örgütlenmesi ve eğitimini de başarılamaz. Üçüncüsü: Bulunulan alandan gazeteye, işçi ve emekçilerin yaşamlarını, yaşamlarındaki zorlukların değişik yönlerini, istek ve özlemlerini, girişim ve eylemlerini vs. haber, röportaj, inceleme, araştırma biçiminde düzenli yazmak ve işçiler arasından gazete için mektuplar toplamak, onunla bağ kurmalarını sağlamak da gerekir. Hem gazetenin işçi ve emekçilerin yaşamlarını ortaklaştıran ve eylemlerini birleştiren gerçek bir halk gazetesi olması, hem de emekçiler arasında etkin, güvenilir, itibar sahibi gerçek bir organ haline gelmesi açısından, bu zorunludur. Bu üç zorunluluk kuşkusuz sadece fabrikalar için değil, öteki işyerleri, okullar, semt ve mahalleler için de geçerlidir. Bunlar, gazete ile örgütün birliğinin; gazetenin, örgütün merkez organı olması ve örgütün çalışmasının gerçek bir parti çalışması haline gelmesinin yeri başka bir şeyle doldurulamaz koşullarıdır. Gazetenin iyi bir gazete; işlevini üstlenen bir emekçi gazetesi haline sadece bu yoldan gelebileceği tartışılamaz. Gazetenin parti çalışmasının temel aracı olarak düzenli dağıtımı, bu üç görev arasında öncelikli ve öteki görevleri zorunlu olarak gündeme sokacak bir görevdir. Bu nedenledir ki, hem parti çalışmasının temeline oturması; hem de gazetenin gerçek bir halk gazetesi olarak yayınlanır hale gelmesi bakımından, parti çalışması sürdürülen ve başlatılmak istenilen birimlerde düzenli dağıtımı birinci planda önem taşımaktadır. Düzenli gazete dağıtımını, en temel iş değil de, ek bir yük gören anlayış aptalcadır. Tarihte hiçbir gerçek parti başka yoldan parti olmamıştır. Pravda'nın nasıl dağıtıldığı yukarıda belirtilmişti. Bu kuşkusuz tek örnek değildi. Bütün partiler aynı yolu izleyerek çalışmış ve örgütlenmişlerdi. Örneğin, Fransa Komünist Partisi'nin günlük organı, yüz binlerce (tirajın yüzde seksen beşi) olmak üzere parti militanları tarafından satılıyor ve dağıtılıyordu. Komünist partiler, yayın dağıtım görevini, çalışmanın en temel görevi haline getirdikleri içindir ki, gerçek partiler olabilmişlerdi. İşyerlerinde ve öteki birimlerde gazete dağıtımı yapacak olanlar, şüphesiz orada çalışma yürüten ve örgütleme işlerini yapan grup ya da kişiler(5) olacaktır. Zira, dağıtım ve abone yaptıkları okurların arasına katılma, onları örgütleme ve yukarıda gazete ile ilgili olarak da belirtilen görevleri istikrar içinde yerine getirme de onların görevidir. Bu, parti örgütlerini "dışardan" olmaktan kurtaracağı gibi; kitleler arasında yaşayan ve onlar içinde çalışarak yenilenen örgütler haline gelmelerinin ilk adımıdır da. Kısaca söylenirse bu görev; partiyi işçi ve emekçiler arasında yeniden mevzilendirme ve yeni güçlerle yeniden inşa etmenin ilk temel görevidir. Çalışma bu temel ve çizgi üzerinde yürütülmediği; tali işler bu asıl işlerin yerine geçirildiği içindir ki, temel örgütler; kitlelerin dışında "yaşayan" örgütler olarak kalmakta; hareketin olanaklı kıldığı oranda gelişme ve büyüme olanaklarını bulamamaktadırlar. Partide tartışılan, yeni güçlerin eğitilememesi, fazlaca geri çekiliş ve dökülmeler olması; devrimci değer oluşumu zayıflığı, erozyonu vs.nin kaynağı nedir? Aslında bunun nedenlerinin kimse için bilinemez olmaması gerekir. Eğer örgütün genelinde, çalışmanın temel aracı gazete değilse; eğer gazete parti örgüt ve güçlerinin çevresinde birleştiği merkez organ değilse, eski ve yeni güçler ortak politik çizgi etrafında nasıl birleşecekler? Örgütlü olan ve örgüte katılan küme ve kişi, kendi çalıştığı alanda gazete etrafında birleştirilmiyor ve gene aynı temel üzerinde sorumluluk alma ve iş yapmaya sevk edilmiyorsa, partiye katılan işçiler katıldıkları noktada kalacaklardır. Yine aynı şekilde, bunlar (yani ortak çizgi, ortak çalışma, eylem) olmadan eğitim olamayacak, ortak değerler oluşamayacaktır. Politika ile az çok ilgisi olan herkes bilir: Eğer, ortak çizgiyi oluşturacak araçlar örgütün gündelik hayatı, çalışması ve eyleminde oynaması gereken rolü oynamıyorsa, o örgütün örgüt olabilmesi; çizgi, eylem, irade ve yaşam birliği; ortak çalışma disiplini ve ortak moral değerler sistemi vs. oluşturabilmesi olanaksızdır. Gazetenin örgüt çalışmasında kullanılmadığını; hiç dağıtılmadığını, hiçbir rol oynamadığını ve ortak çizgi ve değerler üzerine temel bir yerinin bulunmadığını kuşkusuz kimse iddia edemez. Fakat sorun bu değildir. Ve eğer hareketin dışına düşülmeyecek ve ileri gidilecekse; ne olayların seyrine, ne parti çalışmasına, ne de gazetenin kullanımına sorunun bu tarafından bakılabilir. Eğer söz edilen görevler başarılacaksa; sorunlara, sorumluluklara, kullanılan araçların durumlarına ve işlere, aksi bir noktadan yaklaşmamız gerektiği tartışılamaz. Gündelik çalışmanın, belli başlı merkezlerde ve her alanda, gerçek parti çalışması seviyesine çıkarılması gerekiyor. Bunun için ise: Gazetenin, örgütlenmenin temeli ve çalışmanın temel aracı haline getirilmesi; işyeri ve yerleşim esasına göre düzenli günlük dağıtımı ve günlük (okumak için kümeleşme, görevler çıkarma, yazma ve dağıtımı, örgütleme ve yazmayı genişletme vs. biçiminde) kullanımının başarılması zorunlu bir görevdir. Partinin ve gazetenin en temel, en yakıcı sorunu bugün budur; bu sorun öteki şeylerin yanında, belirtileri bulunan "büro partisi" tehditlerini bertaraf etme; partiyi işçi ve emekçi yığınlar arasında dal budak salmış bir işçi kitle partisi olarak yeniden inşa etmenin de en temel sorunudur. Bu sorunu pratik olarak çözme yoluna girmeden; parti örgütlerinin işçi ve emekçi yığınlar arasında yeniden mevzilenmeleri ve gerçek savaş örgütleri olarak yeniden örgütlenmelerinin olanaksız olduğunu herkes görmek ve anlamak zorundadır. Eğer, işçi sınıfı ve hareketinin acil olarak talep ettiği görevler ve hareketin olanaklarının özenle değerlendirilmesi gibi sorunlar karşısında; bir bütün olarak devrimci iddialarımız önünde cinayet ve suç işlemiş bir pozisyona düşmeyeceksek, işin sorumluları olarak harekete geçmeli ve görevin üstesinden geleceğimizi herkese göstermeliyiz. HALK ARASINDAN HABER, OKUR MEKTUPLARI ÖRGÜTLEMEK Gazete bir emekçi gazetesi olarak irdelendiğinde, ilk temel zayıflığı olarak, haber alma kaynağının sınırlılığının öne çıktığı görülür. Bundan kastedilenin; üst sınıflar, yönetici tabakalar, hükümet saflarında ve bakanlıkların duvarlarının gerisinde olup bitenleri öğrenme olanaklarındaki darlık ve sınırlılık olmadığı anlaşılabilir. Bu alanda da kuvvetli olmak elbette iyi bir şeydir; ancak bir emekçi gazetesi için, her şeyin ulaşılabilir olduğu bugünkü koşullarda bu alana daha fazla "istihdam"(6) pek de gerekli değildir. Baştan bu yana uğraşmasına rağmen, gazete; işçi ve emekçiler arasından, halkın ezilen, sömürülen, işsizliğe, açlığa zorlanan yığınları arasından haber alamıyor. Burada kastedilen zayıflık budur ve bu zayıflık; gazetenin ihtiyaca, bütün yönlerden gerçekten yanıt verecek bir emekçi gazetesi olmasını baltaladığı gibi; ileride işaret edeceğimiz öteki şeylerin yanında, onu bir "üst sınıf devrimciliği" organı olmaya, yığınlar tarafından o gözle görülecek içerik ve biçim içinde yayınlanmaya da zorlamaktadır. Görevi böyle belirlenirse, bir gazete bu görevi nasıl yerine getirebilir? Toplumsal, siyasal, kültürel vs. yaşamın sermaye kurumları ve medyaca pompalanan ve yansıtılandan ibaret olmadığını; Türk ve Kürt işçilerinin, kent ve kırın emekçileri, gençliği, kadınları vs. ile halkın gösterilen ve olması istenenden farklı olan, temelleri ve belli başlı yönleriyle örtbas edilen, gösterilmeyen ve zapturapt altına alınmaya çalışılan (gelenekleri, değer yargıları, karmaşık ilişkiler ağı, uyumu, çelişkileri vs. ile) bir yaşamının var olduğunu ve süregittiğini sanırız hiç kimse yadsımaz. İşçilerin basınının görevini yerine getirmesinin güvencesi; çizgisinin doğru olmasının yanında, başta işçilerinki olmak üzere, halkın ana kitlesinin işte bu yaşamına bütün yönlerden, kopmazcasına bağlanmaktır. Dolayısıyla şu atlanamaz: Gazete işlevini ancak, emekçi ve halk yaşamının tipik tekil olgu ve olaylardan oluşan bilgisini, başta Türk-Kürt işçileri olmak üzere tüm sınıf ve tabakalar ve kategoriler arasında yayarak ve bu bilgiyi yığınların girişkenliği ve bilincinin gelişmesi için değerlendirerek yerine getirebilir. İşçilerin sınıf görüş açısı, girişkenliği ve reflekslerinin; halk saflarındaki yaşam ortaklığı, dayanışma anlayışı, kavga, kader birliği bilinç ve deneyiminin, üst sınıf sultasından başka şekilde kurtulması olanaksızdır. Çıkarken de, bugün de gazetenin amacının bu olduğundan kuşku duyulamaz. Ama, bu doğrultuda pek bir adım atılabildiği de söylenemez. Halk arasından haber ve mektupların son derece az(8) olması; halk yaşamına bağlanma ve halk gazetesi olmada fazlaca ilerlenemediğini gösteriyor. Bu durumda: Kürt ve Türk emekçilerinin saflarından; bütün sömürülen, ezilen sınıf, tabaka ve kategorilerin yaşamının değişik yönleri ve tipik (sömürü, baskı, ezilme biçimleri, halk arasında paylaşma, dayanışma, ekonomik, siyasal, sosyal, sanatsal-kültürel yaşam, sağlık, eğitim sorunları; bu alanlarda artan umutsuzluklar, çaresizlikler; sermaye, hükümet ve partiler vs.den gelen manevraların aile ve halk yaşamı üzerindeki etkileri ve tepki verileri vs ile ilgili olgular, olaylar) belirtileri ile ilgili düzenli olarak haber, mektup, röportaj, araştırma vs. olarak beslenemezse gazete, işçilerin yaşamı ve halk yaşamı ile bilgiyi, ileri emekçi kesimleri arasında nasıl genelleştirecektir? Eğer bu olmazsa, sınıftan, halktan ayrılmayı gelenekleştirmiş "solcu" akımların geleneğinin egemen olduğu Türk-Kürt genç işçi ve aydın kitlesinin ve bugün parti örgütlerini oluşturan kesimlerin dikkatleri işçi ve halk yaşamına nasıl çekilecektir? Tabii ki bugün de, gazetedeki her şey, işçi ve emekçilerin; Türk ve Kürt halkının sorunlarıyla ilgili. Ama bunlar genellikle, sermaye ve hükümetin saldırılarının teşhiri, kısmen işyerlerinde ve sendika ve kitle örgütleri yöneticileri arasında olup bitenlerin aktarılması ile sınırlı. Çalışma koşulları ile ilgili haberler; işçiler ve halkın yaşamına dair belki en fazla yer alan haberler, ama ne var ki gazetede bunlar bile çok az bir yer tutar durumda. Örneğin, gazete eğitim ve sağlık sorunlarına doğal olarak çok yer veriyor. Bu alanlarda ödüller bile aldı. Yayımladığı haberler, birkaç gün geriden başka gazeteler tarafından da manşete taşındı. Türkiye'de çocukların denek olarak kullanılacağını ortaya koyan haberin, daha sonra Sabah gazetesi tarafından manşete taşınması ve Sağlık Bakanlığı'nın konuyla ilgili olarak açıklama yapmak zorunda kalması örneğinde görüldüğü gibi. Ama, diyelim ki sağlıkla ilgili haber, röportaj, araştırma vs. olarak toplam hacim içinde; bu alandaki sermaye ve hükümet uygulamalarından, halk arasındaki işçi ve emekçi aileleri, köylüler ve gençler nasıl etkilendiler, karşı olarak neler düşündüler, neler yaptılar? Sözgelimi, şu olayı yaşayan aile sigortalı mı idi, değil mi idi, tepkisi ne oldu, bir şekilde bir girişimde bulundu mu bulunmadı mı, komşu öteki ailelerin tutumu ne oldu vs. vs. gibi, emekçi kişi ve kesimlerin sorunları, çaresizlikleri, acıları, öfkeleri, sövgüleri, alayları, istekleri, çağrıları, girişimleri vs. olarak kendi ses ve sözleriyle yapılan yayın ne kadar yer tutar? Buna olumlu bir yanıt verilemeyeceği açıktır; bu soru hayatın öteki alanlarına genişletildiğinde ise, gazetenin durumunun çok daha vahim olduğunu herkes bütün açıklığı ile görebilir. Gazetenin haber alanı ve kaynaklarının sınırlı olduğu, nereden bakılırsa bakılsın görülüyor: Dünya da dahil egemen sınıf ve hükümet politikaları, onlar arasında olup bitenler, sendikalar, kitle örgütleri yönetici ve temsilcileri, aydın çevrelerin bir bölümü. Sınırlı ve istikrarsız bir şekilde gelen kimi fabrika ve işyeri haberleri... Gazetenin haber alanı ve kaynakları buralardır, diyebiliriz. Bir gazetenin, bu alanlarla sınırlandığında, politik çizgisi ne kadar doğru olursa olsun, gerçek bir emekçi gazetesi olarak rol oynaması çok zordur. Böyle bir gazete olsa olsa, devrimci (proleter devrimci de olabilir) görüşler savunan; bu görüşleri işçi ve emekçilere "empoze" etmeye çalışan, onlar tarafından benimsenmesini, dolayısıyla da onlardan kendine destek olmalarını isteyen "devrimci" bir organ olabilir. Yani, "üst sınıf devrimciliği" organı; kitlelerin girişkenliğine değil, kendi yedeği olmasına dayanan bir organ! Oysa, sosyalizm adına ülkemizde yüz yıldır egemen olan çizgi bu çizgidir ve bu çizgiden yakasını kurtarmadan, işçi ve emekçi hareketinin tek bir adım atması bile olanaksızdır. Bolşevizmin en temel özelliklerinden biri, işçi ve emekçilerin yaşamına bağlanması ve onların uyanış ve girişkenliğine dayanmasıdır. Bolşevik bir organ olarak gazetenin kitlelerin yaşamına bağlanmasında ortaya çıkan zayıflıklar; sadece yığınların girişkenliği ve bilincini ilerletme görevini yerine getirmesini önlemekle kalmıyor, aynı zamanda parti örgütlerinin taktik oluşturmaları ve taktik yeteneklerinin(9) gelişmesine de zarar veriyor. İşçi ve emekçilerin yaşamları ile ilgili bilgiler olmadan; bunlar gereken doğruluk, tamlık ve düzenlilik içinde elde edilmeden, taktik bir çizgi ve tutum nasıl oluşturulabilir ki? Bir taktik oluşturmak için, üst sınıf ve tabakalar arasından alınan bilgilerin yetmeyeceğini herkes bilir. Bunun için, işçi ve emekçiler arasındaki durumun bilgisi de, hatta öncelikle bu alanın bilgisi gerekir. Oysa gazete bu alandaki bilgiyi tam yansıtabilir durumda değildir. Bu son derece açık: Sendikacılar, hatta işçi temsilcilerinin gazeteye söyledikleri, yazdıkları işçi ve emekçileri ve onların yaşam ve duygularını asla yansıtamaz. Bunları da irdelemeliyiz, ama şu bir gerçek: Sendikacıların, sendika ve işçi temsilcilerinin bir bölümünün sınıfla, halkla manevi bir bağı yoktur; ilerici ve sınıfa bağlı olan diğer bölümünün ise, geriden gelen ana kitleyle ilişkileri bozuk ve kopuk(10) durumdadır. Buradan çıkan iki sonuç olabilir: İlki, bu sendikacı ve temsilcilere dayanan bilginin gazeteye yansıması, gazetenin halkın yaşamına bağlandığının göstergesi olamaz. İkincisi ise, bu çevrelerin işçi ve emekçiler adına verdikleri bilgiler, Türk ve Kürt işçi ve emekçileri arasında olup bitenler açısından gerçek bilginin bütünü olarak asla görülemezler. Bu söylenenlerden tabii ki, üst sınıflar ve hükümet politikaları ve sendika-örgüt yöneticileri ve aydın kesimler arasından haber yapılmasına ve gazetenin bu alanların bilgisiyle uğraşmasına karşı olduğumuz sonucu çıkmaz. Aksine gazete bu alanlarla daha geniş çaplı, daha girişken ve daha verimli şekilde uğraşmalıdır. Ama eğer gazete, amaçlarına gerçekten hizmet edecek ve gerçek bir halk gazetesi olacaksa; halk arasında (fabrika, işyeri, kurum, okul, mahalle, tarla, köy) olup bitenler üzerine gelen mektup, yapılan haber, araştırma ve röportajlar, bugün gazetenin haber, röportaj, inceleme vs. ile ilgili toplam hacminin en az yüzde seksenini oluşturmak zorundadır. Sadece SEKA işçilerinin 2005'in Ocak ayında başlayan direnişleri sırasında gazetenin yer verdiği okur mektupları bile, gazetenin gerçek işlevini yerine getirmeye yöneldiğinde nasıl bir noktaya geleceğinin, ne kadar etkili bir güce dönüşeceğinin bir örneğini sunmuştur. SEKA işçilerine destek mektupları yollayan birçok işçi ve işçi grubu, hem bu mücadeleden neler öğrendiklerini anlattılar, hem de dayanışma duygularını ilettiler. Aynı tarihlerde kapatılma kararı alınan SEKA ve BİTLİS TEKEL fabrikası işçileri, kapatma kararına karşı eş zamanlı başlattıkları bu mücadelede işçi basınını, hem birbirlerine deneyim aktarma ve haberleşme aracı olarak, hem de birbirlerinin mücadelesine güç katmaya yönelik bir dayanışma aracı olarak kullandılar: SEKA işçisi Murat Beyhan'ın Bitlis TEKEL işçilerine mektubu şöyleydi. "Ekmeği ve emeği için direnen İzmit SEKA işçisinin sevgi ve selamlarını iletiyorum bu mektupla. Direnişinizin başarılı olmasını yürekten diliyorum. Birlik ve beraberliğinizi bozmadığınız, sendikal disipline uyduğunuz sürece, Bitlis halkını yanınıza alabildiğiniz müddetçe, başarılı olmamanız için hiçbir neden yok. Ama işiniz zor. Neden mi? Çünkü Bitlis'te işçi sınıfını temsil eden tek sizsiniz. İşçi olarak, sendika olarak il içinden destekçiniz olmayacak. Ama iyi yanı da, Bitlis'in tek fabrikası olması sebebiyle; Bitlis halkının size, direnişinize ve yuvanız olan fabrikanıza sahip çıkma mecburiyeti var. İzmit ve Bitlis direnişlerinin mutlu sonla bitmesinden sonra, üretim dolu, huzur dolu günlerde mektuplaşmak dileğiyle. Yaşasın İzmit SEKA Direnişi Yaşasın Bitlis Tütün Direnişi Yaşasın Tam Bağımsız Demokratik Türkiye Cumhuriyeti Murat Beyhan SEKA İşçisi (İZMİT)" (25.01.2005) Bitlisli TEKEL işçilerinin yanıtı da şöyle: "Ekmeği, aşı ve işi için direnen Bitlis Tekel Sigara Fabrikası işçilerinden onurlu, dürüst, emeği için direnen SEKA işçilerine selamlarımızı iletiyoruz. Bizler, Türkiye'nin en ucunda direnen, direnişini sadece ve sadece geleceği için, aşı ve işi için yapan işçileriz. Şu an görüyoruz ki, Türkiye'mizde IMF'ye sadece Tekel ve SEKA işçisi direniyor. Buna diğer emekçi kardeşlerimizin de bir an evvel katılmasını bekliyoruz. Siz SEKA direnişçilerini kutluyoruz. Umuyoruz ki, direnişiniz başkalarına örnek olur. Bizler direnişimizden taviz vermeden yolumuza devam ediyoruz. İnanıyoruz ki, Bitlis ve İzmit direnişi mutlu sonla bitecektir. Allah Bitlis Tekel ve İzmit SEKA'ya yardımcı olsun. Yolumuz açık olsun. Ayrıca Evrensel gazetesinin 'okur-yazar' köşesinde bizlere yazdığınız mektuplar, bizlere güç verdi. Eğer gücümüzdeki direnç artmışsa, bunu siz İzmit SEKA'lı kardeşlerimize borçluyuz. Hepinizi seviyoruz. İnşallah yarınımız bugünden daha iyi olacaktır. Yaşasın Bitlis Tekel Direnişi Yaşasın İzmit SEKA Direnişi Yaşasın Tam Bağımsız Demokratik Türkiye Cumhuriyeti Tekel Bitlis Sigara Fabrikası İşçileri" (27.01.2005) SEKA işçileri, işçi basınını bir yandan da, siyasi iktidara karşı cevap verdiği bir kürsü olarak kullandı. Hükümetin açıklamalarına karşı, SEKA işçileri imzasıyla yayınlanan iki mektupla, işçiler siyasi iktidarla doğrudan tartışmaya girdiler. Belki aralarında birçoğu seçimlerde AKP'ye umut bağlamış, ona oy vermiş olan işçiler, canlarının yandığı noktada başladıkları eylemlerinde AKP'nin, IMF politikalarını uygulayan, sermaye sınıfına hizmet eden bir parti olduğunu öğrendiler. Bu gerçeği birbirleriyle dayanışmak amacıyla gazeteye gönderdikleri mektuplarda söylediklerinden, bu mektupları bağlarken attıkları sloganlardan da görmek mümkün. Bunun yanında, çok önemli bir başka gerçek olarak da İzmit SEKA ve Bitlis Tekel işçileri, bugüne kadar farklı milliyetlerden de olsa işçilerin aynı sorunları yaşayan, aynı sınıfa mensup, dolayısıyla çıkarları ortak kişiler olduğunu gördüler. Bugüne kadar sermaye iktidarları ve medyası tarafından üretilen şoven önyargıları bir tarafa bırakıp, Türk ve Kürt emekçilerin birbirleriyle dayanışmasını, kardeşleşmesini gösteren bu örnek, gazetenin gördüğü işleve canlı ve çarpıcı bir örnektir. Bir adım daha atıp soralım: SEKA'da direnişin başlamasının öncesindeki süreci sınıfa, halka ne kadar duyurabildik; direniş sonrasında olup bitenleri, işçilere verilen sözlerin tutulup tutulmadığını, SEKA'dan çıkan işçinin hangi haksızlıklara uğradığını, hangi sefalete sürüklendiğini, mücadele birliği bozulan işçinin hiçbir şey olduğunu, bu olup bitenlerden çıkarılan derslerin sınıfa taşınmasında gazetenin ne kadar başarılı olduğunu sorgulamadan rolümüzü oynadığımız konusunda huzur içinde olabilir miyiz? Sayfaları arasından konuşulursa gazetenin temel sorununun, söz konusu edilen içerikte yayınlanamaması; yani işçi ve emekçilerin yaşamlarındaki zorluklara, sorunlara, dinamiklere vs.ye dair ihtiva ettiği materyalin gerekenin çok gerisinde kalması; bir başka deyişle, gazetenin işçi ve emekçilerin yaşamına bağlanamaması ve onlar arasından, onların diliyle konuşan, sözcüsü olan bir gazete (11) haline gelememesi olduğu söylenebilir. Dağıtımı sorunu bir yana bırakılırsa, gazetenin en temel sorunu budur. Ataletin, körlüğün, anlayışsızlığın nedeni olan ve parti saflarında önemli tahribatlara yol açan "kulaktan dolma, ezbere" devrimciliğin; hayata, olgulara, canlı somut olaylara ilgisini yitirmiş, gözlemlemeyen, irdelemeyen, okumayan, yazmayan; yenilenmeden, yeni ilişkilerden çekinen soyut "devrimciliğin" sorunu da budur. Peki, bu sorun neden çözülemiyor; gazete niçin belirtilen özelliklere kavuşamıyor; bunun sorumlusu, gazeteyi yapan ve onu gündelik olarak çıkaran kadro mudur? Sorunun sorulmasına neden olan sebepler ortada; dolayısıyla da son cümlecikteki sorunun yanıtı "hayır" olmalıdır. Nasıl ki, gazetenin düzenli dağıtımı ile ilgili sorumluluk; örgütün kadro ve üyelerine aitse, ona düzenli olarak yazma; işçi ve emekçilerin yazmalarını temin etme sorumluluğu da, örgüte; onun görevli ve üyelerine aittir. Örgütler ve üyeleri yazmıyor, işçilerin yazmasını temin etmiyorlarsa halk arasından bir haber alınamayacağı açıktır. Öte yandan, gazete merkezinin de, zaafları aşmada örgütlere yardım için gazeteyi daha etkili kullanmada sorumlulukları bulunduğu; ama bu sorumluluğun, örgüt ve görevlilerine ait görevleri asla gölgelememesi gerektiği de atlanıp geçilmemelidir. Gazete ve örgüt ayrı odakların aygıt ve organları değil, işçilerin partisinin ve mücadelesinin organ ve aygıtlarıdır. Gazetenin sorunları da, diğer sorunlar gibi kuşkusuz partiye, örgütlerine, görevlilerine aittir. Burada sorunun böyle konuluşunun nedeninin; zaafları aşmak ve görevleri gereği gibi üstlenmek için doğru halkayı yakalama çabası olduğunun görülmesi zorunludur. Örgüt ve görevlileri olarak işimizi temelinden kavramamız; alanımızda bir iki kişiye gazete verip, bir iki kişiyle görüşerek, geri eski yaşamımıza (birbirimiz arasına, parti bürosuna vs.) dönmememiz; tam aksine, mensubu veya sorumlusu olduğumuz birimin kitleleri arasına katılmamız; orada, işçi ve emekçilerin yaşamlarının değişik yönlerini; dert ve özlemlerini, ezilmişlikleri ve mücadele isteklerini ilginç, çarpıcı yönleriyle haber, röportaj, mektup toplama yoluyla kamuoyuna çıkarma çalışmasına ve yeni ilişkilere de önemle yer veren yeni bir yaşam oluşturmamız çok mu zor? Devrimci bir kişinin, sadece bir gazeteci olmadığı; ama aynı zamanda bir halk muhabiri de olduğu asla atlanamaz. Bunlardan çıkan, bugüne kadar çıkarılanlar, yapılanlar değil, kuşkusuz şunlar olacaktır: Tıpkı birimlerde her gün düzenli dağıtılması, okurların etrafında birleştirilmesi, örgütlenmesi gibi; gazeteye yazma, işçi ve emekçilerin gazeteyle bağ kurmalarını sağlama da, gazetenin gündelik çalışmanın bir aracı haline gelmesinin temel bir görevidir. Bu aynı zamanda, gazetenin halkın yaşamına bağlanması, halk gazetesi haline gelmesinin olduğu gibi, örgüt ve kadroların işçi ve emekçiler arasına katılmasının; örgütün yeni işçi ve emekçi güçleriyle, onlar arasında yeniden inşa edilmesinin de görevidir. İşlevini yapacaksa, parti örgütleri, bu görevin gereklerini de mutlaka yerine getirmek zorundadır. İLGİ ALANI DARLIĞI VE GENİŞLEME ZORUNLULUĞU Gazetenin başka bir zayıflığı, gerek üst sınıflar arasında, gerekse halk arasında (buradan fazla haber alınamaması bir yana) olup bitenlere ilgisinin sınırlı olmasıdır. Dolayısıyla, gazetenin ilgisini hayatın bütün alan ve yönlerine genişletmesi(12) gerekiyor. Ekonomi ve politikada (aşağıda ve yukarıda karşılıklı ilişki halinde) olup bitenler kuşkusuz hayati önemdedir ve bunların gazetede ön planda yer alması doğal, hatta elzemdir. Buradaki sorun, öteki alanlarda olup bitenlerin bir sınır ötesinde bir tür yok sayılmasında yatıyor. Örneğin, gazete ve televizyonların spor alanındaki faaliyetleri, özel spor organlarının hacmi ve yaşamda yarattığı etki dikkate alındığında; bu alana müdahale ve verilmesi gereken mücadelenin bir spor sayfasının sınırlarına sığmayacağı anlaşılabilir. Gene aynı şekilde, bir bütün olarak medyanın faaliyeti, haftalıklar ve kadın ve erkek dergileri göz önünde bulundurulduğunda; kadın sorununun, cinsler arasındaki ilişkiler, aile ve çocuk vs. meselelerinin tek bir kadın sayfasında kalamayacağı da aşikardır. Bir başka örnek: Devletin eğitim-kültür kurumlarının, bütün araçlarıyla medyanın temel ilgisinin genç kuşak üzerinde yoğunlaştığı tartışılamaz; işçisi, işsizi, öğrencisi, köylüsü, kızı ve erkeği ile genç kuşak bir kuşatma altında bulunuyor. Spor basını, televizyonlar, elektronik yayınlar, çeşitli dergiler, müzik, din, moda-marka piyasası, tümü de, esasta genç kuşağı hedef alıyor. Bir yanda içeriği ekonomi-politikle sınırlanmış bir gençlik sayfası(ya da eki), öte yanda her yönden bombardıman altındaki gençlik. Genç kuşağa mensup her birey açısından, ekonomi, gelecek kaygısı kuşkusuz önemli. Ama, gençlikte bir de spor, müzik, moda, eğlence, haytalık, serserilik etme, gençlik arkadaşlığı, aşk arama eğilim ve tutkusu vs. yok mu? Bunlar kuşkusuz var ve sermaye ve basınınca istismar edilen gençliğin yaşam ve davranış alanına mutlaka müdahale edilmesi gerekir. Çok yönlü, sistematik bir müdahalenin gerekli olduğu, ama buna gençlik sayfalarının yetmeyeceği görülemez değildir. Aynı şekilde, medya grupları ve aynı medya grubundaki ünlü köşe kalemşorleri arasındaki açık, örtülü kavgalar; diziler, filmler, tiyatro, edebiyat, tarih, bilim tartışmaları; klasik ve arabesk müzik olayları ve daha birçok alana gazetenin müdahil bir mihrak olarak katılması; mücadele yürütmesi, anlaşılması gerekir ki, son derece önemli, zorunlu. Dolayısıyla gazete, bütün bu sorunlara çok daha geniş bir cepheden yaklaşmak ve kendini, sayfa sınırlarının ötesinde yeniden mevzilendirmek zorundadır. Hayatın yukarıda söz edilen alanları ile ilgili kurum ve yayınların en etkililerini, en ciddiye alınırlarını, en yaygın olanlarını belirlemek, izlemek; bunların yayın, faaliyet ve eylemlerine kendi cephemizden bir ayna tutmak, bu kurum ve organların öncü temsilcileri ile sistematik bir mücadele yürütmek zorunludur. Aynı şekilde, önemli sayılan yerli yabancı yapım film ve diziler, edebi eserler ve başta müzik öteki sanat, kültür yayın ve etkinlikleri gazete tarafından izlenmeye, eleştiri ve değerlendirmeye mutlaka değer görülmelidir. Şu açık ki gazete, yaşamın bu alanlarında da, geniş çaplı müdahale ettiği; haber, tanıtma, eleştiri, röportaj, polemik, inceleme vs. ile mücadeleye girdiği; sözü, çağrısı olan bir mihrak olma iddiasıyla hareket ettiği ölçüde, gerçek bir gazete olma imkanı bulacaktır. Ancak, bunları yaparken kaçınılması gereken şeyler var ki, bunlar çok önemli. Bunlardan ilki, bütün bu kurum, organ ve odakların yayın ve faaliyetlerinin; sanat ve kültürle ilgili çeşitli materyal, girişim ve eserlerin bir tür, çoğunlukla da açıktan görmezden gelinmesi, yok sayılması veya ideolojik saptama ve yargılarla damgalanması ve mahkum edilmesi tutum ve anlayışıdır. İkincisi ise, kendini; sözgelimi bir şekilde bir yayın, bir dizi, bir roman, bir film, bir konser, bir kaset veya başka bir üretim şu veya bu yönüyle önemli görülmüşse, sorunun haber, tanıtma, eleştiri yahut da ilgilisiyle bir röportaj vs. gibi seçeneklerden biri yoluyla kısa yoldan "halledilmesi" tutumunda göstermektedir. Bu iki durum açısından da gazetenin tutumu tamı tamına burada konulan gibi değil kuşkusuz. Birinci haldeki tutum, gazeteye çoğunlukla, politik konular işlenirken şöyle bir dokunma, tutum yansıtma olarak girmektedir. İkinci durumdaki tutum ise, gene çoğunlukla tasvip edilen, propagandası yapılmak istenen eser, olay vs. nedeniyle yer almaktadır. Aslında bu her iki anlayış ve tutum da, karakter itibariyle sınıf dışı ve halka yabancı "solculuk"un bir uzantısıdır ve gazeteye yansıması, kısmen bu solcu gelenek nedeniyle, kısmen de gene bununla da ilgisi olan "yaşama ilgi sınırlılığı" nedeniyledir. Kuşkusuz gazete, işçi ve emekçilerin girişkenliği, politik bilinci ve yeteneğinin salt ekonomik ajitasyon ve politik sloganlarla gelişmeyeceğini; bunun için hayatın bütün alanlarında değiştirici bir mücadelenin içinde olunması gerektiğini bilecek ve ilgi alanını yukarıda değinilen alanlara özel olarak genişletecektir. Düşünelim bir; arabesk müziği, gazeteleri, televizyonların belli programlarını, dinci, liberal, milliyetçi cepheden gelen kültürel faaliyetleri, yoksul, yarı lümpen hayatın ve kötü geleneklerin etkilerini takip edip muhatap almadan, bunlarla uğraşmadan; sadece dar iş ve gelecek sorunları ile işçi-işsiz genç yığınlarının hayatı ve eylemine girebilir miyiz? Gazete, hatta öteki organlar ilgi alanlarını, yaşamın bütün yönleri ve bütün alanları olarak görmek, belirlemek zorundalar. Peki, gazetenin ilgi alanını yaşam ve mücadelenin bütün alanlarına genişletmesi yeterli mi? Bu kuşkusuz gerekli, ama ne var ki yeterli olmayacağı da ortada. Şunların (ki bunlar bütün alanlar için de geçerli) burada altının çizilmesinde yarar var: Propaganda, teşhir, ajitasyon denilince; bundan genellikle birtakım görüş ve fikirlerin bilinçli, örgütlü güçlerce kitlelere yukarıdan açıklanması olduğu düşünülüyor. Buna karşın, böyle düşünmenin yetmeyeceği; propaganda ve ajitasyonun bir yöntemi; görüşleri anlayacak, uygulayacak kitleyi etkin, girişken yapacak, deneylerini ortaya sürmesine izin verecek bir yol ve yöntemin bulunduğunun düşünülmesi de gerekmektedir. Diyelim ki, bir roman, film, dizi vs. mi eleştiriyoruz; bu genellikle, ya gazeteden, ya da ilgili alanda yeri bulunan bir kişinin bir yazı yazmasıyla halletme biçiminde yapılıyor. Oysa, romanı okuyan, diziyi, filmi izleyen; yani asıl fikir ve tutum sahibi olması gereken kitleye, teşvik edecek şekilde fikrini sorma, soruşturma; öteki etkili odakların görüşleriyle polemik içinde, bu kitleyi tartışmaya çekme; gazetenin ilgili sayfalarını, değişik çevrelerden okur ve izleyicilerin istekle katılacağı röportajlar, gene ipuçları veren, dikkat çeken kısa yazı ve köşelerle hazırlama görevi; gerekli, zorunlu bir görev değil midir? Ne yazık ki, bu bazı ekonomik, politik sorunlar dışında genellikle yapılmıyor; (kürsü onların olmasına karşın) emekçiye, gence genellikle fikrini sorma, gazetesine fikir söyleyebilmesinin koşullarını genişletme yolundan gidilemiyor. Oysa bir roman, film, dizi her neyse; yukarıdan ne kadar güçlü eleştirilirse eleştirilsin; diyalektiğin yüzde doksanının halk arasında olduğunu söyleyen görüş doğrudur ve bu eleştirinin bir yanının gene de ölü, bir ayağının topal (anlaşılamaz) kalması bugünkü koşullarda kaçınılamazdır. Eğer bunu anlayamıyorsak, bunun nedenine dair bir tanımın(13) var olduğu hatırlanmalıdır. Bu bölümde söz ettiğimiz alanlarla ilgili yayın ve faaliyetler ve sanat dallarıyla ilgili piyasa ürünleri; kısaca söylersek, bunlar kuşkusuz çoğunlukla aldatıcı, çürütücü. Ama, kadını ve erkeği; Kürt'ü ve Türk'ü ile milyonlarca işçi, emekçi, genç; yani işçilerin gazetesinin gerçek sahipleri ve varlık nedenimiz olan yığınlar bunları okuyor, izliyor, seyrediyor. Bunlardan, istese de istemese de etkileniyor, destek veriyor; bunlarla gülüyor, ağlıyor, oyalanıyor, eğleniyor vs. vs. Dolayısıyla, bunların en bilinenlerini, nitelikli sayılanlarını muhatap almak; mücadele(14) etmek, işçi ve emekçileri aydınlatmak amacıyla onlarla tartışmak gerekiyor. Ayrıca, abluka altındaki emekçi yığınların, kadınların ve gençliğin; abluka altında olsa ve onlara kısmen itibar eder durumda bulunsa da, aralarından seçmeler yapabilecek; az iyi ile kötüyü, biraz bir şey olanla hiçbir şey olmayanı birbirinden ayıracak bir sağduyuya, deneyime sahip olduğunu kavramamız da zorunludur. Gazete, işçi, emekçi, kadın ve gençlik kitlelerine öğretmeye çalıştığı kadar, onlardan; onların görüşleri, sezgileri, tepkileri ve deneyimleri vs.den öğrenme tutumunda da olmalıdır. Gazete Pazar ekinde bu açıdan olumlu örneklere yer verdi. Gerek Ünaldı Direnişi, SEKA, Seydişehir, Zonguldak Madenci Yürüyüşü ve Bahar Eylemleri, 15-16 Haziran gibi, işçi ve emekçi eylemlerinden örneklerin gündem yapılması, gerekse de çeşitli vesilelerle yer verilen işçi ve emekçi portreleri birçok bakımdan önemlidir. İşçiler bu türden örneklerle hem kendi tarihlerinden öğrenmekte, hem de işçi ve emekçilerin hayatını haber yapan muhabir, bu konularda yorum ve değerlendirme yapan köşe yazarı kuşkusuz işçilerden, onların gerçekliğinden öğrenmektedir. Marifet "açlık", "işsizlik" ve "sömürü" gerçeğini basmakalıp sözlerle tekrarlamak da olmadığına göre, bizzat aç olanın, işsiz olanın, sömürülenin konuştuğu, görüş ve duygularının yansıdığı haberler çok daha öğreticidir. Gazetenin emekçiler arasında her geçen gün daha fazla ilgi merkezi olmasında bu tür çabalar önemli bir işlev görmektedir. Gazetenin ilgi alanının darlığının kırılması bu örneklerin daha da çoğaltılmasını gerektirmektedir. KONU, HABER SEÇME, SUNUŞ VE BİÇİM SORUNLARI Gazetenin, bu alanlarda giderek gelişse de, deneyimi özetlemiş olmak için sunuş ve biçim sorunlarına, biraz uzun da olsa bir göz atılması sanırız yararlı olacaktır. Gazetenin hareketin seyri karşısındaki görevi, sadece önümüze sürülen gündem, şu anda önde görünen olgu ve olaylarla sınırlanma ve olup bitenleri aktarma, eleştiri, teşvik, destekle yetinme tutumu değildir. O, mevcut gündem ve anı belirleyen olguların akışı karşısındaki görevleri üstlenirken; henüz geri planda bulunan, ama büyümekte olan olguları görmek; kitleleri uyarmak, gelmekte olan duruma hazırlamak; gündemin emekçilerden yana değişimi çalışmasını da yapmak zorundadır. Bir yandan gazetenin ilgi alanının genişlemesi, öte yandan işçi ve emekçiler arasından gelen yazılı-görüntülü materyalin gazetenin ağırlığını teşkil etmesi... Ayrıca, bugün nispeten yapılmasına karşın; gelişen, büyüyen olgular karşısında kitleleri hazırlama ve bir sonraki ana kitle müdahalesinin görevlerini geniş çaplı yerine getirme. Sayfa sayısı sınırlı bir gazete bütün bu görevleri kapsamlı olarak yerine nasıl getirebilir? Bu olanaklıdır; sayfa sayısı fazla az sayılamaz ve bu görevler asgari de olsa yerine getirilebilir. Şu kabul edilmelidir: Gazetede, tipik olmayan, sıradan olan ve dolayısıyla yarın daha da gereksiz olacak haber sayısı bugün bile oldukça fazla. Çalışmamız burada belirtilen temele oturma yoluna girdiğinde; bugünkü haber, olay vs. seçim kıstaslarımız değişecek ve sayfaları çok daha ekonomik ve verimli kullanmayı öğreneceğiz. Ki bunun, gazetenin ilginç, özgün bir gazete haline gelmesine katkı yapması da beklenmelidir. İlgi alanı darlığı, halkın sesi ve sözünün fazlaca yansımaması ve gazetecilik dil ve ifadesi bakımından yeterli bir düzey kazanamaması gibi nedenler; gazetemizi, yeni uyanan işçinin gözünde, bir "grup gazetesi"(15) pozisyonuna doğru zorlarken; fazlaca dar, soğuk, donmuş ve fazlaca asık suratlı bir yayın haline gelmesinde de rol oynuyorlar. Gazete hem ciddi, hem kararlı, hem acılı, hem güleç, hem inançlı, umutlu; yaşam sevincine, coşkusuna sahip; kütleştirici klişelerden kurtulmuş, ilginç, özgün bir gazete olmalı. Kuşkusuz bu bizim için ulaşılamaz bir hedef değil. Sayfalarına, istek ve sorunlarıyla birlikte işçilerin, gençliğin, kadınların ve halkın görüş açısı; öfkesi, feryadı, acısı, alayı, neşesi, renk ve üslubu vs.nin yansıması ve haber ağının her alanda genişlemesi bu hedefe ulaşmak için önemli bir olanak. Emekçiler arasından iyi yapılmış haber ve röportajlar çoğaldığında; içeriğinin yanında gazetenin havasının değişeceğini de varsaymak gerekir. Evet, önemli bir olanaktan söz ediyoruz; ama açık ki, olanak iyi kullanılmak zorunda. Zira, ne nitelikte olursa olsun, olanak kendi başına bir başarı getirmez. Bunun için; iyi hazırlık yapmaya izin veren birkaç aylık gündem ve planlar oluşturmaktan, aktüel konu ve haberlerin seçimine; haber, röportaj yazımı, yapımından, manşet ve başlıkların belirlenmesine; çoğu yönüyle şimdiden gelişmekte olan kendi gazetecilik dilimizin daha ileri gitmesinden, fotoğraf ve çizgi kullanımına; alanlara sayfa tanziminden, düzen ve mizanpaja gazeteciliğimizi geliştirme amacıyla bilinçli çaba zorunludur. Bu zorunluluğun yanında, gazeteyi hafifletmek değil, ama çarpıcı, aktüel, ilginç kılmak üzere; kadınlı erkekli emekçi okurların eleştirileri, birikmiş gazetecilik tecrübeleri ve gerideki kendi deneyimlerimizden yararlanma da kuşkusuz ihmal edilmemelidir. Politik gidişata göre; ülke ölçeğindeki ve belli başlı bölgelerdeki önemli sorunlar üzerine araştırma ve geniş çaplı röportaj konuları belirleme ve görevlendirmelerde bulunma olanaklıdır. Bu, gazetenin teşhir ve ajitasyon kapasitesini güçlendireceği gibi, her günkü konu ve haber seçimi olanaklarını da genişletecektir. Örgüt işin içine çekildiği ve belirlenen çizgi uygulanabildiği takdirde; çok sayıda iyi, çarpıcı, ilginç gazetecilik örnekleri çıkarmanın önünde bir engelin bulunmadığı bir gerçektir. Yeter ki, konu ve insan seçimi hayata gereği kadar uygun olsun ve görevin yürütülüşünü takip edebilelim. Böylesi planlar oluşturma, güncel konu, haber vs. seçimini doğru yapma ve değişik konuları, bunlarla ilgili haber, röportaj ve araştırmaları ve makale ve diğer materyalleri her gün gazete sayfaları arasında uyumlu, ilginç bir bileşim olarak bir araya getirme ve okunmayı teşvik eden bir gazete olarak yayınlama elbette hayati önemde. Ama en az bunun kadar, başlangıç olduğu için belki bundan daha önemli bir sorun daha var: Bir olay ya da eylem veya emekçi yaşamından bir kesit olsun; haberi (röportaj vs. için de geçerli) yapacak muhabirin, ilgili olay- olgu karşısında hangi mevzide bulunacağı sorunu. Bir muhabirin haber konusu olan olgu veya olay karşısındaki pozisyonu: İlkin, olgu ve olaylar içindeki gerçeği ideolojik önyargıları ispat "çabası" ile boğan "solcu" geleneğinden; ikincisi, gerçeği gösterme dışında her türden mevziyi tutarak, habere konu olan olayı bütün özellik ve bağlantılarıyla (fiziki doğruyu yansıtma görüntüsü altında) baş aşağı çeviren; gerçeği anlaşılamaz kılan piyasa gazeteciliğinin sahte "mevzisi"nden kendini korumaya özel önem veren bir pozisyondur. Açıktır ki, halk gazetecisi, karşısındaki olay veya olguya; emekçiler arasından, sınıf bilinçli işçinin mevzisinden bakacaktır. Bu mevzi tutulduğunda, haber konusu olgu veya olayın gerçek özellikleri ve anlamının ve haber çerçevesinin muhabirin gözünde canlanmaması için hiçbir neden yoktur. "Olay"ın içinde cereyan ettiği olay ve olgular yumağı ile bağlantıları; kendi iç unsurlarının diziliş ve düzenlenişi; gerek dış koşullarla bağlantıları, gerekse iç unsurları arasındaki ilişkilerin sonucu olarak olayın ön plana çıkan yönleri; bir bütün olarak olayın en önemli unsurlarının mevcut koşullarda taşıdığı anlam: Olaydaki gerçek, onun bu ve benzer yönlerinin görülmesindedir ve bunları derinliğine görebilecek kişi ise, kuşkusuz ancak, bilinçli işçinin görüş açısı ve mevzisine sahip kişi olacaktır. Bu durum anlaşıldığında, muhabir için geriye kalan; olayın (tabii ki olgunun da) en yalın bir şekilde; doğurduğu sonuçların veya gidişat içindeki yerinin önemine uygun bir çarpıcılıkta anlatılması (ve fotoğraflanması ve belki soruşturma vs. yöntemlerle de), haber haline getirilmesidir. Salt bir haber olarak mı; röportajlarla desteklenen haber yorum olarak mı; yoksa diyelim ki geniş çaplı araştırma-inceleme-haber olarak mı yansıtılacağı sorunu söz konusu olayın önemi ile ilgili ve bu sorun kuşkusuz, gazete merkeziyle muhabirin işbirliği yoluyla çözecekleri bir sorundur. Önemli olan şudur: Muhabir, bir yandan olay ve olguların mantığına, aydınlatıcılığına dayanacak, öte yandan onların aydınlatılmasına bağlanacaktır. Bir şeyler "empoze etmek" amacıyla gerçeği eğme, geri plana itme, güvenilir olmaktan çıkarma tutumundan kaçınmak mutlak bir gerekliliktir. Yukarıda söylenenlerden de anlaşılabileceği gibi; bu tutum, olayla ilgili yorumdan, görüş belirtmeden, tezler oluşturmadan(16) kaçınma tutumu olarak görülemez. Kesin olan şey: haberin yalın ve çarpıcı şekilde sunulabilmesinin yanında; işçi ve emekçiler ve kamuoyu karşısında inandırıcı olmanın olanağı da ancak bu tutumda bulunabilir. Her olay ve olgunun kritik bir noktası, onu karakterize eden bir esprisi olduğu unutulmamalıdır. Muhabir elbette sanat yapmaz; fakat dış koşullarla bağlantısı ve kendi iç çelişkisi (özü) temelinde şekillenen espriyi anladığında; olgu veya olayın bütün ve genel akış içindeki yerini çözmüş ve haberin iskeletini kurmuş olacaktır ki, söz konusu olay ya da olgunun; yalın ve çarpıcı bir haber olarak biçimlendirilmesi ve anlatımı olanağının burada bulunduğu tartışılamaz. Kuşkusuz bunlar röportaj için de geçerlidir. Ama, gazetede planlanmış, geniş çaplı inceleme-röportajlar ve halk arasından kapsamlı haberlerin yer almadığı biliniyor. Bununla birlikte, olduğu kadarıyla gündelik haber, günlük soruşturma ve röportajlarda, çoğunlukla hazırlıksız ve perspektifsiz hareket edildiği ise gene bilinen bir gerçek. Birçok günlük haber, yayınlanmasını gerekli kılacak haber özelliklerinden yoksun olarak çıktığı gibi; gündelik soruşturma ve röportajların, ya yanlış sorularla yanlış hedeflere yönlendirildiği, ya da anlamsızlaşacak derecede kısır ve yarım bir içerikle yayınlandığına dair örnekler hiç de az değil. Blok'un kuruluşu dönemindeki "genişleme"; genel grev ajitasyonu ve toplusözleşmeler ile ilgili olarak işçilerle yapılan röportajlar bu türden röportajlara örnek gösterilebilirler. Gazetenin aksi yöndeki tutumuna karşın; Blok'un Karayalçın'la genişlemesini destekleyip teşvik eden; yanı sıra, sorunların çözümü için genel grev isteyen veya sözleşmesinin satılması karşısında direneceğini söyleyen işçiye; bunları, sendikalara rağmen hangi araç ve örgütlenmeyle yapacağını sormayı akıl dahi etmeyen röportajcı ve röportajlar sanırız hatırlardadır. Gerek haberlerdeki, gerekse röportajlardaki zaaf ve eksiklerin sorumluluğu kuşkusuz, gazeteye olduğu kadar, örgütlere de aittir. Öte yandan, bu hata ve eksikliklerin düzeltilmesi zor değildir ve düzelecektir de. Ayrıca gazetede bu tür iyi haber ve röportajların çıktığı da bir sır değildir. Röportaj ve haber yapımının iyileşmesi ve gündelik haber ve röportajların sistematik olarak çoğalması ve düzenli yayınlanması gazete ve faaliyetimiz açısından elbette gerekli ve zorunlu. Ancak, bir gazetede çokça olması gereken bu tür haber ve röportajların, işçi gazetesini bir halk gazetesi yapmaya yetmeyeceği gene de bir gerçek. Bunun için, "an"lığın yanında, geniş çaplı hazırlığa dayanan haber ve röportaj çalışması da gerekir. Şöyle düşünelim; diyelim ki gazetenin deneyimli muhabirlerinden biri, işçiler arasında çalışan bir arkadaşıyla beraber, bir fabrikanın önde gelen on, on beş işçisi, onların aileleri arasında bir süre dolaştı, yaşadı: Onların evlerinde kaldı; onlarla birlikte yemek yedi, hafta sonu onların arkadaşlarıyla ailece ya da yalnız bir araya gelişlerine katıldı, gençleriyle sinemaya, oyunlara vs. gitti; neler yediklerini, nasıl giyindiklerini, nasıl çalıştıklarını, nasıl eğlendiklerini, nelere ilgi gösterdiklerini, nasıl ilişkiler içinde olduklarını, gençlere, kadınlara nasıl davrandıklarını bütün yönlerden görme, izleme, yaşama olanağını buldu. Bu süre boyunca, onların her biriyle konuştu; çalışma koşullarını, korkularını, neşelerini, öfkelerini tartıştı; çocukları için neler düşündüklerini, kız çocuklarını geleceğe nasıl hazırladıklarını; eğitim ve sağlık alanında karşılaştıkları sıkıntıları; eğlenme biçimlerini, neleri niçin izlediklerini, niçin okuduklarını, niçin dinlediklerini gözlemledi, öğrendi. Yaşamları boyunca işsiz kalıp kalmadıkları, evden atılıp atılmadıkları; grev, direniş yaşayıp yaşamadıkları, başkalarıyla dayanışmalara girip girmedikleri; bunlardan, işsizlik ve parasızlıktan dolayı çocukları, eşleriyle krizler yaşayıp yaşamadıkları; bütün bunlar ve daha başka şeyler, herkesle konuştuğu şeyler oldu; onlardan öyküler, yaşam öyküleri, fıkralar, masallar, tekerlemeler dinledi; bu arada iyi fotoğraflar da çekti. Bütün bunlara örneğin, konutlarının durumundan kadınların gündelik yaşam meşgalelerine; sendikalardan siyasete, ülke ve dünya meselelerine ilgilerine varıncaya dek daha pek çok şey eklemek olanaklıdır. Ama buna gerek yok. Soru şudur: Acaba buradan irili ufaklı röportaj ve incelemelerden oluşan bir seri röportaj-inceleme çıkabilir mi? Dahası, bu girişim birkaç başka fabrikanın işçileri arasında gerçekleşse; gözlem ve röportajların sunduğu materyaller sayesinde, bir kentteki sanayi işçilerinin yaşamıyla ilgili canlı bir tablo çizecek iyi gazetecilik, bir halk gazeteciliği örneği çıkarılamaz mı? Başka girişimler de olabilir mi? Evet, örneğin aylar boyu çadırlarda yaşayan tarım işçilerinin, ailelerinin ve çocuklarının yaşamlarına yukarıdaki örnekte olduğu gibi girilemez mi; gene örneğin, sanayi sitelerinde(17) çalışan yarı işçi, yarı işsiz gençlik kümeleri arasına girilip, onlarla yaşandığında ortaya çıkacak materyalle gazetecilik yapılamaz mı? Gazetedeki bir köşe yazısında söz edilen "toprak reformu" devam ediyor. Bir yandan bu "reform"un toprak ağaları atlanılarak nasıl sürdürüldüğünün araştırılmasına; öte yandan topraksız ve az topraklı köylünün durumunun yukarıda belirtildiği gibi gözlemlenmesi, incelenmesi ve röportajlara dayanan girişimlerle gündeme getirilmesi; bu, iyi gazeteciliğin işçi gazetesi eliyle geri dönüşü anlamına gelmez mi? Haber ve röportajlar ve hatta araştırma ve incelemeler buradaki bakış açısıyla ele alınmadığında; işçi ve emekçilerin yaşamına, ruhuna girecek, onlar tarafından anlaşılıp, benimsenecek canlı, etkili bir gazete asla yapılamaz. Ama, ülkemizde bu işi yapacak, bizden başka bir gazete de, gazeteci de yok. Görevin ciddiyetle üstlenilmesi, gazeteyi gerçek bir halk gazetesi; parti örgütünü halk arasında mevzilenmiş gerçek bir örgüt yapacak işlerden biri olan bu işin yürütülmesi her yönden acildir. Gazeteyi günlük olarak hazırlarken, haberleri; tipikliği ve güncelliği ile, gidişatın bir adım sonrası için önemi ve rolü ile değerlendirmek ve seçmek kuşkusuz son derece önemlidir. Ancak, iyi bir gazete, o gün girecek haberlerin gazete sayfaları arasındaki diziliş ve sunuluşlarına da önem verecektir. Dolayısıyla, sayfaların haber bileşiminin iyi olmasının yanında; başta manşet haber olmak üzere, başlıkların iyi seçilmesi, anlamlı, kısa ve çarpıcı olmaları hayati önem taşır. Ayrıca, en önemli haberlerin iyi hazırlanmış spot ve çıkarmalarla ve bir kısmının kısa yan haber, yorum, soruşturma vs. ile birlikte (işlenerek) sunulmasının önemini de asla gözden kaçırmamak gerekir. Önce manşete, önemli haber başlıklarına bakma; spotlara, ilgili kısa yan haberlere, çıkarmalara bir göz atarak okuma isteği olup olmadığını kontrol etme; çoğunlukla buralarda ilginçlik ve çarpıcılık görülüyorsa lütfen okuma eğilimine girme - isterse kendi gazetesi(18) olsun-, bugünkü insanın bir gazete karşısındaki tutum ve refleksi genel olarak böyle, diyebiliriz. Dolayısıyla, gazetemizin seçim ve sunuş sorunlarında da iyileşmesi zorunludur. Söylenenlerin somut olması için; iyi bir haberin kötü yazılışı, kötü başlıkla manşete çıkarılarak sunuluşuna bir örnek: Endüstri Holding'in batışı haberinden söz ediyoruz. Haber aslında, uzun manşet altı yazısının içerde iki kez daha tekrarı ve birkaç başka tereddütlü bilginin ilavesinden ibaret. Oysa olay mevcut bilgiyle bile, çarpıcı şekilde haberleştirilebilirdi. Yanı sıra, benzer öteki olaylarla ilgili arşivlerden kısa haberler yapılarak ve çeşitli soruşturmalar, kaynağa başvurular yoluyla işlenen ve ilgi çeken bir haber haline getirilebilirdi. Bu yapılabilirdi; iyi bir haber olması için yapılmalıydı da. Ama bu da yetmezdi: Açıklamayı yapanların bir cümlesi manşete çıkarılmıştı; ilginç gibi görünse bile hitap hedefi sadece parası batanlardı; dolayısıyla ilginç de değildi. Örneğin bu manşet yerine, "dindar emekçiye yeni bir holding kazığı" gibi bir manşetle dindar yığınların ilgisi hedeflenmeliydi. Böyle bir başlık, kuşkusuz sansasyon değil, gerçeği dile getirir; gazetenin bayilerde(19) de ilgi görmesini kolaylaştıran, güçlendiren ilginç, çarpıcı bir başlık olurdu. Manşet haber seçimlerinde, ülkedeki hızlı değişen politik yaşamın zorlamasıyla olacak, ekonomik ve politik konular, başka sorunlara yer vermezcesine ön plana çıkıyor. Giderek bir gevşeme yaşansa da bu bir gerçek. Gazetede, spor tribünlerindeki bir olay, spor basınındaki kışkırtıcı bir girişim; medya kalemşorlerinin provokatif çıkışları, kavgaları vs. de gerekli olduğunda manşet olabilmeli. Öte yandan, bir emekçinin bakımsızlıktan ölen çocuğu ile ilgili feryadı; işsizin, işçinin, köylünün, gencin ve kadının derdiyle ilgili yakıcı bir sözü de gündemin başına oturtulmaya değer görülmeli. Eğer gazete, gazete dolayısıyla da örgüt, işçilerin ilgi alanlarının genişlemesi ve gündemin giderek halktan yana oluşması çalışması yapacaksa bu tutum kesin olarak gereklidir. Önemli olan bu sorunların tipik olmaları; alt sınıfların dikkatlerini önemli sorunlara çekecek, onları harekete geçmeleri ve birleşmeleri yönünde teşvik edecek nitelikler göstermeleridir. Bu türden atlamalara çokça örnek gösterilebilir. Ama bu bakımlardan gazetede ilerlemeler olduğu gerçek ve medyadan yapılabilir haber ve manşet konusunda iki örnekle yetinelim: E. Özkök, "Türkiye'ye entelektüel gerekli mi?" diye bir yazı yazdı. Bu yazı, bizim gazeteye baş haber konusu olacak bir yazıydı; üstelik, "bir ülkenin çökertilişi" veya "bir halkın yok edilişi" gibi bir başlıkla manşete çıkarılarak. Bu önemliydi; bu, bir tepki, tartışma yaratmak; bu tartışmanın merkezi ve organı olmak için de gerekliydi; halkı ve ülkeyi savunmak için de. Ki, E. Özkök'ün çabası, halkın çökertilmesinden başka bir şey değildi. Aydınlar da harekete geçirilebilirdi. Gene aynı yerden: Özkök, M.C. Anday'ın ölümünün ardından bir makale yazdı: Tanışmalarını, ne kadar seviştiklerini; Anday'ın kendini ne kadar sevdiğini anlattı bu yazısında. Anday'ın ise, beş altı yıl öncesinden K. Manifesto'yu savunan, sosyalizmi destekleyen; döneklere şiddetle hücum eden, onları aşağılayan (Cumhuriyet'te yayınlanmış) yazıları vardı. Birkaç yıl önce E. Özkök de, "ben döneğim" diye yazılar yazmıştı. Bu durumdan yararlanılıp, kültür sayfaları veya pazar sayfalarında (sözgelimi, "dönekliğin erdemi ve yüzsüzlüğü" başlığı veya başka bir başlıkla) tam sayfa bir dosya oluşturulamaz mıydı? Arşivlere girmek, uluslararası döneklerin rezilliklerini de gündeme getirmek; birkaç gün boyu hem bir bilinç tazelenmesi, hem de emekçi için eğlence ve alay kürsüsü kurmak, sanırız ilgi çekici bir girişim olurdu. Gene örneğin, F. Say konserleri (20) ve "kültürlü" basının tepkileri de atlanmamalıydı. Gazetenin göstermesi gereken tepkiyi başkaları gösterdi; oysa gazetemiz olayı hem halk, hem de basın ve aydınlar arasından takip etmek ve taraf olmak zorundaydı. Bu müdahaleler olmadan, politika yapmak ve mihrak haline gelmekten söz bile edilemez. Diyebiliriz ki, bir ilerleme yaşanmasına rağmen, hem seçme ve sunuş sorunlarımız, hem de belirtilen türden atlama sorunları hâlâ önemli denilebilecek boyuttadır. Artık değiştirmek üzere, bu sorunları bilinçle irdelemek ve sonuçlarını takip etmek zorunludur. Sunuş'un bir sorunu da kuşkusuz dil sorunudur. Gazetenin, her şeye karşın ve henüz zayıf ve yavaş da olsa, kendi dilini geliştirmekte olduğu görülüyor. Bunun örneklerinden söz edilebilir. Halk arasından haber ve röportajlar arttıkça ve işçilerin görüş açılarını ifade eden kendi tarz ve dilleri gazeteye daha etkili şekilde yansıdıkça; işçi ve halk gazeteciliğinin olaylara yaklaşım, ifade ve dil açısından da ileri gideceği tartışılamaz. Bundan çıkanlar şunlardır ki, gazetenin özgün bir dil oluşturabilmesi için; ilkin, dikkatini halk arasından haberlere ve oradan gazeteye yansıyan havaya çevirmek zorunludur; ikinci olarak, gelişmekte olan özgün dilin, gazetede en teorikmiş gibi görünen sayfaların hazırlanmasına da yansıtılması için özel gayret gösterilmesi gerekmektedir. Örneğin dosyaların, teorik yazı dil ve yöntemiyle değil de, gazeteci yöntem ve diliyle hazırlanmasına özel önem vermemiz anlaşılabilirdir. Gazeteciliğin birikmiş tecrübesinin buna olanak tanıdığını görmemiz ve bundan yararlanmayı denememiz yanlış değildir. Öte yandan, dış etkilerden dil bakımından da sakınmamız gerekiyor. Köşe ve yorum yazılarımızı; en azından kendi yazdıklarımızı, geleneksel "solcu" jargonun etkilerinden kurtarmamız gerektiği gibi; ifadesini Cumhuriyet'in Akbal, Selçuk vb. yazarlarının dil ve üslubunda bulan yenilgi psikolojisinin; halka inançsızlığın, umutsuzluğun ifadesi olan yakınıcı, yerinici edebiyatın etki ve tutarsızlığından korumamız(21) da gerekiyor. İlkine bir örnek: Tekel sözcüğünün anlamı hepimizce bilinir. Bu teorik yazılarda rahatça kullanılır olmasına karşın; günlük kullanımda, bugünkü koşullarda soyuttur ve "solcu" jargonun bir unsuru olarak karşılanabilmektedir. Bunun yerine holding, şirket, yerine göre sermayedar, fabrikatör, kapitalist, patron, zengin, işadamı vs. gibi günlük yaşamdaki somut sözcüklerin tercih edilmesi doğru olacaktır. Önyargılar ve güç ilişkileri değişikliğinden dolayı kazandığı anlam bir yana; pek çok kişi açısından tekel, tütün, içki vs. işletmesi olarak algılanabiliyor. Sözgelimi çok güncel olduğu halde emperyalizm sözcüğü bile, yerine oturmadığı, olur olmaz kullanıldığında soyut kalıyor, önyargılı burun kıvırmalarla karşılaşıyor. Olgulara dayanmaya, somutluğa, anlaşılır olmaya, önyargılardan (bükülmeden) kaçınmaya özen göstermek; ayrıca piyasa kavramlarından korunmak ve kendi denenmiş kavramlarımızı kaybetmemek de gerekir. Açık ki ütopya, proje, duruş, yanı sıra halklaşma gibi idealist, statik ve iradeci kavramlar, bizim dünya görüşü, plan ve mevzilenme gibi materyalist ve dinamik kavram ve sözcüklerimizin yerine geçiriliyor. Öte yandan, birçok felsefi terim ve kavram günlük dilde eziş büzüş ediliyor ve bir "enteller jargonu" hakim kılınmaya çalışılıyor. Bunlar kuşkusuz gelip geçici; ama, görüş açısı sağlamlığı, özgün dil ve anlaşılırlık için, yayınların bu bakımlardan da korunması zorunludur. MUHABİRLER AĞI OLARAK ÖRGÜTLENMEK Merkez organı olarak gazete, sadece örgütün gündelik çalışmasının değil, aynı zamanda işçilerin parti inşa çalışmasının da merkezinde olması gereken bir organdır. Oysa, şöyle bir geriye dönüp bakılırsa, işçi basınının bu çalışmaların merkezi olmak bir yana, epeyce kıyısında kaldığı kolayca görülebilir. Bu durum, gazetenin örgütlenme biçimini de etkileyen, yönlendiren bir faktör olarak tahrip edici, kötü bir rol oynamaktadır. Buna karşın, durumun değişmesi için gösterilen çabanın etkisiz kaldığı herkesçe biliniyor. Gazete kuşkusuz, partinin merkezi politika ve propaganda organı; aynı zamanda, örgütün gündelik çalışma ve altını çizerek söyleyelim, örgütlenme aracıdır. Bugün bir sorun olmamakla birlikte gene de belirtelim; gazete aygıtı ve yönetimi, gazetenin bu işlevine uygun olarak örgütlenmek ve çalışmak zorundadır. Kısaca söylemek gerekirse: Gazete merkezinin; örgütün en ücra yerdekiler dahil bütün aygıtıyla, her kademedeki bütün sorumlu, görevli kişileri ve doğrudan kitle çalışması yürüten öğeleriyle günlük ilişki halinde olmak; öncelikle de mektup, haber, röportaj, yerel araştırma, inceleme gibi görevlerle ilgili olarak, her kademeden görevliden istekte bulunmak; örgütlenme bürosu ile işbirliği halinde aktif bir çekirdek olarak çalışmak zorundadır. Gazete, söz edilen nitelikte güçlü bir merkez olmalıdır. Bunun en önemli belirtilerinden biri, ifadesini; yukarıda belirtildiği gibi bütün parti örgütü, görevliler aygıtı ve temel örgütler ağının; aynı zamanda gazete merkezine karşı sorumlu gazete muhabirleri ağı olarak da kabul edilmeleri ve bu görevlerinden dolayı gazeteye karşı sorumlu tutulmalarında bulur. Gazete, bütün görevli ve örgütlerin her günkü işlerini bilen; onlardan alanları ile ilgili mektup, haber, röportaj vs. isteyen; görevlerini yapmadıkları takdirde, örgüt üst yöneticileriyle işbirliği halinde, işin yerine getirilmesi ve örgütsel önlem alınması için gerekenlerin yapılması sorumluluğunu üstlenen bir pozisyona yükselmek zorundadır. Haber, röportaj vs. isteyen, gelmeyince duruma boyun eğen tutum asla kabullenilemez. Öte yandan gazete merkezi; propaganda, gazetecilik, haber, röportaj vb. konularda eğitim görevini de üstlenecektir. Bu iki yoldan olabilir: İlki iller, ilçeler, fabrika ve mahalleler ve gençlik örgütlerinin çalışmalarının planlanmasına katılma; gazeteyi gündem yaparak ona yazmayı, dağıtım işinin hemen yanı başı sorunu yapma; orada genelde gazeteye nasıl ve neler yazılabileceğini tartışma, belirleme, planlama ve takiptir; ki bu ilişki, planlama ve takip, ilgili örgütlerden gazetenin sözgelimi, bir kampanya boyunca ki taleplerini ve gündelik haber ihtiyaçlarını belirleme ve takip etmeyi de içermelidir. İkincisi, muhabirler ağının; işçi muhabirleri, gençlik, kadın muhabirleri, semt ve mahalle muhabirleri toplantı ve konferansları yoluyla; yapılmış iyi ve kötü haber, röportaj vb. örnekleri üzerinden politik gazetecilik, halk gazeteciliği alanında eğitimidir. Bu toplantı ve konferanslar, aynı zamanda deney aktarımının; gazetecilik ve politika bilgisinin paylaşılması, karşılıklı tanıma ve denetimin birer biçimi olarak da işlev görmelidir. Böyle bir örgütlenme, gazetenin halkın yaşamına giren, onu anlayan, onun tarafından anlaşılan bir gazete haline getirilebilmesi için zorunludur. Ve bu aynı zamanda, gazetenin olduğu gibi, örgütlerin de yerel hareketle birleşmesinin yolunu açmaktır. Ayrıca, başta merkez büro ve bütün büroların; gazetenin içeriği, niteliği ve örgütlenmesinin kendilerine verdiği yeni görevler temelinde, yeniden mevzilenmeleri ve yeniden örgütlenmeleri de gerekir. Gerek, ekonomi ve politika alanların yanında, yukarda söz edilen öteki alanlarda olup bitenleri de izleme; gerek hayatın bütün alanlarında, üst sınıfların girişimleriyle halk arasındaki ilişki ve etkileşimin gelişme seyrini takip etme; gerek başta işçiler, halkın değişik katmanlarının saflarında olup bitenleri daha yakından görebilme; ve gerekse, kitleler arasındaki muhabir ağı mensuplarının işlerini yürütürkenki talep ve ihtiyaçlarını karşılama; bütün bunları yerine getirmek için, gazete sektör ve bürolarının örgütlenmelerini, anlayış ve tutumlarını yenilemeleri herhalde bir zorunluluktur. Gazetenin profesyonel kadrosunun daha yüksek bir siyasi ideolojik çalışma içine girmesi gerektiği tartışılamaz. Öte yandan, serbest muhabirlerin haber, röportaj ve muhabirler ağı ile ilgili yaklaşımlarındaki bazı alışkanlıkların değişmesi gerekir. Ayrıca, geçmişte olup bitenler dikkate alındığında, yapılan haber ve röportajlar vs. üzerinde siyasi bir denetim mekanizmasına sahip olma zorunluluğu kolayca anlaşılabilir. Yanı sıra, halk arasındaki muhabirlerin haber ve yazılarının eksiklerini bizzat kendilerine düzelttirme; bunu yapmalarında onlara sabırla yardım etme gibi görevler de asla atlanamaz. Gazete eğer canlı, yaşayan, gelişkin, ilginç bir gazete olarak çıkacaksa; gazete merkezi ve bürolarının örgütlenmesi olabilir en sade, en ekonomik, en verimli, en esnek örgütlenme olmalıdır. Gazete merkez ve büro kadrolarının, bürolara mahkum olmamaları; haber alanlarına kolayca gidebilmeleri, muhabirler arasına katılarak, haberlerin yerinde iyi yazımını sağlayacak şekilde çalışmaları zorunludur. Zira, unutmamalıyız: En canlı, en iyi, en çarpıcı gazete; yerinde, canlı yaşam içinde yazılan, yerinden yazan kişice iyi yazılan; oradan geldiği haliyle yayına giren haber, röportaj vs. ile çıkan gazetedir. Yazarlarıyla sistematik bir ilişki içinde olmak ve basın emekçileri arasında özel bir faaliyet göstermek; bunları ciddiyetle planlamak ve tutarlıca yürütmek gazete için önemli işlerden biridir. Aynı şekilde, birbirinin varlığından bugüne kadar pek de haberdar olmayan yayınlarımız arasındaki kopukluğun giderilmesinde; öteki organlarda yer alan arkadaşların gazetenin gönüllü muhabirleri olarak da çalışmalarında; söz konusu bu organlardan haber yapma, onları kullanma ve tanıtmada asıl görevin gazete merkezi tarafından üstlenilmesi ve yürütülmesi gerektiği de hiçbir şekilde görmezden gelinemez. Gazete ve merkezinin, örgütün ve çalışmanın "tam ortasında" yer tutması; gazetenin, gazete muhabirleri ağı olarak da çalışan örgüt ağına dayanması; gazete merkez ve bürolarının, yenilenen görevlere ve belirlenen örgütlenmeye kendilerini uydurarak, yeni baştan organize olması: İşçi gazetesinin örgütsel cephede dayanacağı çizgi budur. KÜRT EMEKÇİLERİN ÖRGÜTLENMESİNDE YENİ BİR OLANAK Gazetenin, bir süredir günlük olarak yayımladığı Doğu ve Güneydoğu sayfasına ek olarak, kısa bir süre önce, Kürt işçi ve emekçilerin yoğun olarak yaşadıkları bölge illeri için her cumartesi günü ayrı ve özel bir baskı yapmaya başlaması kuşkusuz, bölgedeki parti çalışmasının güçlendirilmesi bakımından önemli bir dayanak sunmaktadır. Ancak, gazetenin beslenip güçlendirilmesinde batıda yaşanan zayıflıklar, bölge illerinde de görülmekte, bu da gazetenin bölge baskısına doğrudan yansımaktadır. Bölge gazetesinin konu ağırlığını, baskı, asimilasyon uygulamaları, insan hakları ihlalleri vb. haber ve yazıların oluşturması, bir yanıyla gazete merkezini ilgilendirirken, diğer yanıyla ve daha da fazla bölgedeki örgütlerimizi ilgilendirmektedir. Kürt işçi ve emekçilerin ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamı, onunla bağlantılı olarak gelenek ve görenekleri, Kürt kadınının yaşadığı töresel baskı ve toplumsal gerçeklikler, Kürt gençliğinin yaşadığı yoksunluklar, bölgelerarası eşitsizliğin bölge illerine yansıma biçimlerini gösteren örnekler ve daha onlarcası gazetenin bölge baskısının konu alanlarıdır kuşkusuz. Kürt yoksullarının bütün yaşamlarını kucaklayamayan bir gazetenin, onları çevresinde örgütleyebilmesi beklenemez. Bunun yanında, sıkça altı çizildiği gibi modern kapitalist ilişkilerin bölge illerinde düne göre daha fazla etkinlik kazanmasının Kürt yoksullarının yaşamlarında yol açtığı sonuçlar, buna ek olarak bölgeye yapılan "yatırımlar" ya da vaat edildiği halde yapılmayan yatırımlar bölge gazetesinin konu alanlarıdır. Ancak elbette bunlar, gazetenin merkez ya da bölge bürosundaki görevlilerin tek başına çözebilecekleri sorunlar değildir. Bölgedeki partililere bu konuda önemli görevler düşmektedir. Unutulmamalıdır ki, gazete beslenmedikçe, ister istemez haber ajanslarının konu seçişlerine ve bu seçişi yaparken ki ideolojik politik tercihlerinin sonuçlarına açık hale gelmektedir. ABD emperyalizminin komşu Irak'ı işgali, Ortadoğu'ya her geçen gün daha fazla yerleşme eğilimi göstermesi, bunu da "Genişletilmiş / Büyük Ortadoğu Projesi" olarak resmen ilan etmesi, bu projenin etki alanında olan Kürtler açısından yeni bir dönemi de başlatmıştır. Bunun yanında, Türkiye'nin AB üyeliği gündemi üzerinden AB emperyalistleri de Kürtleri "demokrasi getirmek" hayaliyle kendi politikalarına yedeklemek istemekte, Kürt yoksulları asimilasyoncu resmi politika yanında bir emperyalist kuşatmayla çapraz bir propagandaya tabii tutulmaktadır. Gazetedeki köşe yazılarının değişen her yeni durum, ya da ortaya çıkan her yeni ilişki üzerinden yaptıkları vurgular, muhabirlerin haber yaparken, bölgedeki partililerin de haber, mektup ve yazı gönderirken dikkate almaları gereken konu başlıkları da sunmaktadır. YENİ BİR HAMLE, YENİ BİR İMKAN Elimizdeki silah, günlük bir gazetedir; tarih ve yer yer yaşanan yakın dönem olayları gösteriyor ki, o iyi ve doğru kullanıldığında son derece güçlü, etkili bir araçtır. Şunca deneyden sonra; gazete merkezimiz, örgütümüz, kadrolarımız ve gençliğimiz bu aracı artık enerji, verimlilik ve yetenekle kullanmak zorundadır. Hiç unutmamalı; şunu biliyor olmamızdan özel olarak güven tazelemeli ve cesaret almalıyız: Başta hiçbir bağı olmasa bile, elinde günlük bir gazete ile işçi ve emekçiler arasına kendini atmış ve orada yeniden örgütlenme mücadelesine girmiş örgüt ve kişiler için; bugün ne bölge illerinde, ne de Batı illerinde bir atalet ve başarısızlıktan söz edilebilir. İşçi ve emekçi kitleler arasında işbirliği yapacak güçler de bularak tazelenme; hareketin ihtiyaçlarına yanıt vermenin ötesinde dal budak salarak büyüme, genişleme; öte yandan parti örgütlerinde yeni bir enerji, çalışkanlık, verimlilik, coşku; bu temel üzerinde gelişecek, yenilenen devrimci disiplin, dayanışma, yoldaşlık ve güvenirlik ilişkileri; böylesi disiplinli, yaratıcı bir çalışmanın temel alınmasıyla adım adım inşa edilecektir. Hareketin, geniş bir alanda, sağlam bir sınıf temeli ve gençleşmiş bir omurga üzerinde yeniden şekillenişi -artık işe yaramaz yaşam ve çalışma tarzı ilişkilerini ve sınıf dışı alışkanlıkları bir yana atıp; aklımızı, yüreğimizi ve vicdanımızı koyarak çalıştığımızda, yukarıda verilen çizginin uygulanması ve belirtilen hedeflere ulaşılması asla zor bir şey olmayacaktır. Bunların anlamı şudur ki, işçi ve emekçilere gerçekten yardım; partinin sözü edilen hedeflere ulaşması ve kazanımlar elde etmesi bütünüyle buna bağlıdır. Bunun anlaşılmadığı ve gereğinin yerine getirilmediğinde ise, elde edilebilecek hiçbir şey yoktur. O halde yapılması gereken açıktır: Yöneticisinden üyesi ve taraftarına, emeklisinden yeni yetişen gencine; tümümüz için de sınıfımız ve ideallerimiz önünde kendimize biçtiğimiz ve bağlı olduğumuz partiye vaat ettiğimiz görevi burada belirtilen çizgi temelinde üstlenmek üzere harekete geçmek ve işimizi kesintisiz bir disiplinle yerine getirmek. Burada gazete, hem mücadelenin örgütlenmesinin hem de kendimizi değiştirip dönüştürmenin temel aracı olarak rol oynayacaktır. Başka bir seçenek de yoktur. Hem gazete bürosundakiler, hem yığınlar içinde çalışma yürüten partililer, bu bilinç ve kararlılıkla davranmak durumundadır. Tuttuğu mevziye göre herkesin; günlük bir gazeteye sahip olma ve işçilerin tek seçeneği haline gelmiş bir partiyle mücadele imkanının hakkını vermesi gerekiyor. Dipnot: 1- Telgraf, telefon vs. haberleşme aracı, ama basın aracı değiller; başka şeylerin yanında, basının ilerlemesinde birer araç olmuşlardır, denilebilir. 2- Sermayenin egemenlik kurumları, eğitim ve yönlendirmeye yönelik olanlar da dahil olmak üzere komplikedir. Örneğin, ideolojik etkileme ve politik etki ile ilgili birçok başka kurum ve araç da vardır. Basın bu alandaki yeri ve rolü, gündelik (politik) mücadeleye bağlanmasıyla diğer araç ve kurumlardan ayrılır ve kendine özgülük kazanır. 3- Cumhuriyet'in kendi alanında başarılı olması, onun örnek alınmasını gerektirmez; aksine, eğer ayrı bir gazetecilik okulu olunacaksa, onun "sol" kamuoyundaki propaganda, ajitasyon ve örgütlenme ile ilgili etkisi (dışardanlık) kırılmak zorundadır. 4- Hareket o dönem için pek çok sorunu sorun olmaktan çıkardığı için Pravda'nın ilgisi doğal olarak birkaç soruna düğümlenmişti. Ayrıca Pravda az yapraklı bir gazeteydi; geçici de olsa, o dönem için ön plana çıkmayan sorunlara sayfa ayıramazdı; belli başlı sorunlara yoğunlaşması bu bakımdan da zorunluydu. Ama, hacminin yüzde seksenini işçi mektuplarına ve onların hayatındaki olaylara ayırıyordu ve bu bakımdan da örnekti. 5- Kimi fabrikalarda, işçilerin iş koşulları ve yeni vs. olmalarından dolayı aksayan gazete dağıtım ve yazma işleri, dışardan genç veya yetişmiş kişilerin işçilerin arasına katılmaları, onlarla gruplaşmaları, bu işlerin ağırlığını üstlenmeleriyle hal yolu bulabilir. 6- Bu, bu alandaki çalışmayı küçümsemek olarak görülmemelidir; burada olanaklarımızın verimli kullanılmasına ve sınırına dikkat çekilmektedir; bu alandaki çalışma mevcut yoğunlaşma ile, kuşkusuz daha verimli, daha enerjik yürütülebilir. 7- Bu kuşkusuz politik bilgi ve bilinci gerektirir ve aslında bu anlama da gelir. Bütün sınıflar arasındaki ilişkiler ve bütün sınıfların devletle ilişkilerinin bilgisi olmaksızın politik bilgi olmayacağı gibi, burada belirtilen şey de olamaz, gerçekleşemez. 8- Gazete, içerik; haber, röportaj ve ihtiva ettiği bilgi bakımından halkın yaşamına bağlanamadığı takdirde; kurulu rejimin Marksist eleştirisinin somut gerçekliğe dayanması ve bunun kitleler tarafından anlaşılır olması olanaksız olacaktır. 9- Böyle bir durum kuşkusuz, ne kadar doğru olursa olsun taktik ve çağrıların halk arasındaki inandırıcılığı, güvenirliği ve benimsenmesinin zayıf kalmasına da yol açar. 10- Aslında, aşağı yukarı on yıldan bu yana alınan yenilgiler ve başta kör terörün etkileri olmak üzere öteki faktörler nedeniyle sınıfın ileri kitlesi bir dağınıklık ve çöküş yaşamaktadır. Gazetemizin görevlerinden biri de, ileri işçiler arasındaki bu durumun değişmesi ve bu kitlenin yeniden oluşumu ve etkin hale gelmesi için mücadeledir. 11- Gazete içerik olarak, başta işçiler halkın ana kitlesinin yaşamına bağlanırken, dağıtımını, gene başta ileri işçiler halkın uyanan ileri kitlesi arasında yoğunlaştırmalıdır. 12- Bu, belki devrimci bir atılım döneminde o kadar gerekli olmayabilir; ama bugün (hareketin her yönden geriye düştüğü ve hazırlık dönemi olan bugünkü koşullarda), çok yapraklı günlük bir gazete çıktığı bugünkü koşullarda, mutlak bir gerekliliktir. 13- Bu tanım, halka yukardan bakan, her şeyi kendinin belirlediği tutumuyla hareket eden üst sınıf aydınının kendini beğenmiş tutumunu ifade eden tanımdır. 14- Bu alanlar deneyimlerimizin en az olduğu alanlardır. Oysa, buralara müdahale, sınıf tavrının sağlamlığını olduğu gibi, Marksist ve modern ilerici kültürel birikimi de ileri dereceden talep eder. İnsanın ve toplumların, çürüme altında olsa bile ilerlediğini görmek, ilkel pozisyonlara denk gelen mevzilerden kaçınmak gerekir. Buna karşın, bu alanlara müdahalelerden korkmamak, ileri mevzileri tutarak mücadele etmek gerekir. Ayrıca, deneyim ne kadar zayıf olursa olsun, gazetede ve partide bu birikim vardır. 15- Kuşkusuz işçilerin partisi politik ve ideolojik bir grubu da ifade eder. Ama bu grup, işçilerin ve halkın çıkarlarından kendini ayıran değil, özdeşleştiren bir gruptur. 16- Haberi nasıl bir biçim içinde sunacağımız, tümüyle bizim olayların seyrine, gazetede tuttuğu yere, faydaya göre belirleyeceğimiz tutuma bağlıdır. Önemli olan olgu ve olayların diyalektiğinin aydınlatmasına dayanmak; onların anlaşılmasını kolaylaştıracak bir tutumla hareket etmektir. Bilinçli işçinin görüş açısı bu temel üzerine şekillenir. 17- Aynı şekilde Kürt yaşamına ve kadınların ve öteki kategorilerin yaşamına da ayna tutulabilir ve bu, gazeteyi canlı hayata bağlayan temel bağın sağlamlaşması olur. 18- Genel eğilim ne yazık ki böyle; ama parti, örgütleri ve gazete, gazeteyi gerçekten okunan bir gazete haline getirirken, bu eğilim karşısında asla kayıtsız kalmayacak ve çevrelerimizdeki etkisine asla göz yummayacaklardır. 19- Gazeteyi kuşkusuz örgüt dağıtacak ve satacak; ancak bu, onun iyi bir gazete olma mecburiyetini dıştalamaz. Gazeteyi dağıtan şevkle, gururla okuyup dağıtmalı, kim olursa olsun okur olan ihtiyacını gidermek için, istekle, arayıp bularak okumalıdır. Bayi verileri, bir gösterge olması bakımından önemli sayılmalıdır. 20- Bunu, öteki şeyler, önemli Arabesk konserleri ve F. Otyam, B. Baykam sergileri (ilkininki Kürt kadınıyla, ikincisi ulusal kurtuluşla ilgili) karşısındaki kayıtsızlığa da genişletebiliriz. Ayrıca, edebiyat başta diğer alanlarla ilgili çok şey söylenebilir. 21- Bu köşe ve yazıların, bu etkilerle malûl olduğu anlamına gelmiyor. Bazı kısmi etkilerden söz ediyoruz ve bu etki şu veya bu yönüyle zaman zaman yansıyor. KASIM 2005
|